Epey bir süre didişmiş, itişip kakışmışlardı. Sonra baktılar gördüler ki ortak yanları haddinden fazla.
Köklü demokratik reformun kendi varlıklarına ne kadar büyük tehdit teşkil ettiğini gördüler.
Kürtlerimize baktılar, ‘bunlar da anadil manadil, yok yerinden yönetim, yok kollektif haklar, çok şey istiyorlar, asla ve asla müsaade edilmeyecek’ noktasında birbirlerinin kopyasını gördüler.
102 kişi Ankara’da bombalarla paramparça olduğunda, o ruhları kımıldamadı bile. Hatta ‘oh olsun’da bile buluştuklarını idrak ettiler.
Paris’te ölen, bir kısmı Müslüman, masum insanların katline karşı stadyumlarda katillere aferin dercesine saygı duruşunu yuhalama ruhu, bu inşası hızlanan Türk-İslam Sentezi’nin sonucu olarak tarihteki yerini aldı bile.
İttihatçı, askerci ve İslamcılar haz ve hınç içinde, memleketin menfaatlerini kendi menfaatlerine kurban kesip, körelmiş ruhlarını kirli bir izdivaçla birbirlerine kiraya verdiler.
Demokratik solun iyice öğütüldüğü 1970’lerden sonra, egemen ve zalim bir militarizmin yeşermesini keyifle seyrettiği, 1980’lerde de önemli bir kısmının harcını karıp inşasını başlattığı meşhur Türk-İslam Sentezi, artık kına yakmak isteyen yakabilir, karşımızda ucu açık bir vakıa olarak yükseliyor.
‘Yerli ve milli’ diye bir de ad uydurdular. Bir İslamist-Militarist ittifakla buluştu Türkiye.
Anlaşıldı ki, hiçbirinin demokrasiyle ilgisi alakası yokmuş.
Şimdiki ittifakın bir kolu, demokrasiyi başörtüsünün serbestisi ve paradan pay kapma olarak gördü. Bunları aldı ve işi bitirdi.