Dünya baş döndürücü bir hızla dönüşürken, son kırk yılda ‘değişmez gerçekler’ olarak benimsediğimiz pek çok ilke bugün giderek etkisini yitiriyor.
1980 sonrası küreselleşmenin merkezindeki temel varsayım ise şuydu: “Devlet ne kadar geri çekilirse, ekonomik düzen o kadar etkin işler.” Sermayenin engelsiz hareketi, üretim ve tedarik ağlarının gezegenin her noktasına yayılması ve kamunun sadece hakem rolüne sıkıştırılması bekleniyordu.
Bugün tablo tamamen değişti: Devlet sahneye yeniden çıktı. Daha görünür, daha aktif ve ekonomik-stratejik tercihlerde belirleyici bir aktör haline geldi.
Uzun yıllar piyasa mantığının belirleyici olduğu dönemde, devletler çoğunlukla düzenleyici bir rol üstleniyordu. Oysa bugün tablo değişti. Güvenlik temelli ekonomi politikaları, stratejik özerklik arayışları, teknoloji-yatırım rekabeti ve arz güvenliği kaygıları devletin yeniden merkez aktör olmasına neden oldu.
Yapay zekâ, veri ekonomisi, siber güvenlik… Her şey “Çağ atlıyoruz” havası veriyor. Ancak devletlerin bu alanlara yaklaşımı şaşırtıcı biçimde tanıdık. Her ülke kendi verisini sınırlandırıyor, kritik teknolojilerde yerli ekosistem kuruyor, hatta internetin sınırları yeniden çiziliyor.
Bugün yaşadığımız dönüşüm, ‘yeni bir dünya düzeni’nden ziyade, tarihin döngüsel ritminin geri dönmesidir. Devlet yeniden güçlenirken, piyasa daha temkinli hale geliyor; güvenlik, verimliliğin önüne geçiyor. Modern araçlarımız farklı olabilir—yapay zekâ, veri ekonomisi, dijital altyapılar… Fakat düşünsel zemin şaşırtıcı biçimde eski.