Bürokratların” atanmış,” siyasilerin ise “seçilmiş” olduğu tezi, bütünüyle içi boş bir söylemdir.
Teoride, demokratik temsil mekanizması; halkın adayları doğrudan değerlendirmesi, tercih etmesi ve iradesini kişiler üzerinden ortaya koyması varsayımına dayanır.
Ancak “güçlü lider kültünün” hâkim olduğu, siyasi partilerin kurumsallaşamadığı ve parti içi demokrasinin zayıf olduğu sistemlerde, halk çoğu zaman kişileri değil; lideri, sembolü, kimliği, aidiyeti veya partiyi seçer. Türkiye’nin siyasi kültürü ve siyasi parti sisteminde bu yapı oldukça karakteristiktir.
Siyasetçiler atandıktan, yani liderleri tarafından seçildikten sonra, göstermelik bir seçim sürecinden geçirilerek “seçilmiş” statüsü ve ünvanı kazanırlar. Sandık, aslî seçimi yapan değil; daha önce yapılmış seçimi “toplumsal meşruiyetin onayından geçiren” bir mekanizmadır.
Halk, onları bilerek ve isteyerek seçmez; destekledikleri ve oy verecekleri siyasi partinin lideri onları belli bir plan dahilinde milletvekili listesinde seçilecek sıralara koyduğu için halk onları seçer. Daha doğrusu, seçilmiş görüntüsü kazandırır.
Milletvekili, teoride halkı temsil ediyor görünse de; pratikte ağırlıklı olarak liderin siyasi iradesini temsil eder. Vekiller, hukuken seçilmiş olsalar da, siyasi varlıklarının oluşum süreci incelendiğinde; ortaya çıkan yapı büyük ölçüde “hiyerarşik bir atama” mekanizmasıdır.
Bu bağlamda, sürekli “biz seçilmişler…” klişesiyle üretilen tüm denklemler; bu varsayıma dayalı pragmatist çıkarımlar elde etmeye yönelik polemiklerden ibarettir.