ÜMÜT ARSLAN *
Almancıların Türk televizyonlarında dile getirdiği görüşler genellikle doğru, fakat eksik.
Türkiye’de yaşam koşulları, sanıldığı kadar kötü değil; özellikle Avrupa ve Amerika’yla kıyaslandığında çalışma şartları ve işsizlik döneminde geçinme imkanı gibi konularda dikkate değer farklılıklar var. “Kafeler dolu”, “Herkes zengin” gibi ifadeler ise yüzeyde kalan gözlemlerden ibaret.
Peki, bu söylemler neden Türkiye’deki muhalif kesimleri rahatsız ediyor? Çünkü gerçekliğin yalnızca bir parçasını gösteriyorlar.
Birincisi, Türkiye’de birçok insan, adaletsizliklere rağmen ayakta kalabiliyor çünkü sosyal destek mekanizmaları sadece devletten değil, aileden geliyor. Bugün hâlâ birçok kişi 90’lardan kalma aile birikimleriyle yaşıyor. Kimine miras kalan bir ev nefes aldırıyor, kimisinin çocuğunu dedesi okutuyor, bir başkasıysa kışlık bakliyatını köyden getiriyor.
İkincisi, muhalif kesimlerin derdi açlık değil, adaletsizlik. İtiraz, temel ihtiyaçların karşılanamamasından değil, hakkaniyetin yokluğundan doğuyor. Torpilli bir lise ya da açık öğretim mezununun, ülkenin en iyi üniversitelerinden mezun birinden çok daha yüksek gelir elde etmesi adalet duygusunu zedeliyor. Bu itirazlar da genelde ‘bir nebze olsun yaşanabilir’ gelire sahip kesimden geliyor. Çünkü yoksulun zaten itiraz edecek hali yok. Kıt kanaat geçinen insanların sesi, ancak biraz daha güçlüler sayesinde duyulabiliyor. Bu yüzden, hiçbir yokluk yaşamamış insanların ‘Bu insanlar bu hayatı hak ediyor’ gibi yargıları, gerçeklikten kopuk ve acımasız.
Emin Çapa’nın da belirttiği gibi, Türkiye’de teknik anlamda bir ekonomik kriz yok (servet transferi var ama o ayrı bir konu); çünkü kriz hâlâ ‘açlık‘ üzerinden tanımlanıyor. Ancak yaşam kalitesi ciddi biçimde düşmüş durumda. Yurt dışında yüzde 36 protein içeren bir gofretin burada sadece yüzde 2 protein oranıyla satılması bile bunu gösteriyor. Ya da bir otelin bir günlük gelirle yapılabilecek yangın merdiveninin eksikliği yüzünden tatilde yanarak ölmek… İşte asıl kriz bu.
‘Kafeler dolu herkesin parası var‘ söylemi, bu derin farkı görmezden geliyor. Bundan 10 yıl önce Yunanistan’da bir emekli, “Sinemaya gitme hakkım elimden alınıyor” diyerek eylem yapıyordu. O talep orada normal karşılanırken, Türkiye’de benzer duygular dile getirilince alay konusu oluyor. Aynı emeğe rağmen dünyanın başka yerlerinde daha insanca hayatlar yaşanabilirken, Türkiye’de yaşanamaması insanları yıpratıyor. Ve evet, insanlar bu farklar karşısında kendini kötü hissetme ve gelecekten endişe duyma hakkına sahip. “Kendimi kötü hissediyorum” demek, savaşların olduğu bir dünyada lüks gibi görünebilir ama bu, duygunun geçersiz olduğu anlamına gelmez.
İtirazlarımızı, “Yoksuluz, çaresiziz” üzerinden değil, “Daha iyisini hak ediyoruz” üzerinden kurmalıyız. Çünkü gerçek olan bu. İtiraz hakkını her türlü kar eden yüzde 1’lik en zengin kesime veya hiç itiraz edemeyecek yoksul kesime hapsetmek, bilinçli veya bilinçsizce insanca yaşam hakkımızı elimizden alıyor.
Doç. Dr., Nebraska Üniversitesi