Türk Tabipleri Birliği (TTB) Barış, Demokrasi ve Sağlık Çalışma Grubu, çatışmanın durdurulması, silahların bırakılmasının barış açısından çok kıymetli ve vazgeçilmez olduğunu, ancak Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümünün demokratikleşme programıyla mümkün olduğunu söyledi.

İstanbul Tabip Odası Kadıköy Bürosu’nda düzenlenen basın toplantısına TTB Merkez Konseyi 2’nci Başkanı Dr. Pınar Saip, Merkez Konseyi üyeleri Dr. Ali Karakoç ve Dr. Mehmet Şerif Demir, çalışma grubunun başkanı Dr. Taner Gören, Etik Kurul üyesi Dr. Taner Özbenli; TTB Merkez Konseyi önceki dönem başkanlarından Dr. Gençay Gürsoy, Dr. Raşit Tükel, Dr. Selim Ölçer ve Dr. Şebnem Korur Fincancı, TTB Merkez Konseyi önceki dönem üyeleri Dr. Bülent Nazım Yılmaz ve Dr. Metin Bakkalcı ile Barış, Demokrasi ve Sağlık Çalışma Grubu üyeleri katıldı.
Prof. Dr. Gönen, sağlığın hastalıkların ve sakatlıkların olmamasından ibaret olmadığını, ‘fiziksel, ruhsal ve sosyal tam iyilik hali’ olarak tanımlandığını hatırlattı.
Sosyoekonomik, eğitim, çevre sağlığı gibi sosyal belirleyicilerin yanı sıra barış ve demokrasinin de önemli olduğunu ifade eden Gönen, şunları söyledi:
“Barış ve demokrasiyle ilgili çok sıkıntıların yaşandığı bir dönemdeyiz. Bir yandan 40 yıldır devam eden ve birçok insanın ölümüne neden olan, ‘Kürt sorunu’ olarak bilinen Güney doğudaki çatışmalı durum, diğer yandan etrafımızdaki savaşlar barışı çok önemli bir kavram olarak karşımıza çıkıyor.
Yanı sıra Türkiye’de ve dünyada giderek yönetimlerin otoriterleştiğini görüyoruz. Türkiye’de epey bir zamandan beri demokratik hakların askıya alındığı, insan haklarının çiğnendiği, insanların seçme seçilme haklarının ellerinden alındığı bir yönetime doğru bir gidiş var. Bu insanların psikolojisini bozan çok önemli bir durum.”

Gürsoy: Güvenim ‘sıfır’
Uzun yıllar barış için çalışan Prof. Dr. Gürsoy konuşmasında tüm gelişmelere rağmen karamsar olduğunu söyledi.
Gürsoy PKK’nin silahları yakması, sınır dışına çekilmesi, kendi iradesiyle kongresini yapıp çatışmalara son verme konusunda çok önemli adımlar atmasının ‘paha biçilmez’ olsa da uykularını kaçıran bazı kaygılar yaşadığını söyledi:
“Yürümekte olan komisyonu, iktidarın meseleye bakış açısını dikkate aldığımız zaman bu işin beklediğimiz sonuçlara ulaşmasıyla ilgili güvenim ‘sıfır’. Güven duymuyorum.
86 yaşındayım. 1950’li yıllardan itibaren bu meselenin içinde yaşamış, çeşitli barış girişimlerinin mutfağında bulunmuş bir insan olarak geçmiş iktidarlarla kıyasladığımda bambaşka bir evreye yelken açan bir iktidarla yüz yüze olduğumuzu düşünüyorum.”
‘Demirtaş, Yüksekdağ, Kavala kolayca serbest bırakılabilir’
Kürt siyasi hareketinden önde gelen isimlerinin hem MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli hem de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu meseleye sıcak baktığını sevinerek ve takdir ederek ifade ettiklerini anımsatan Gürsoy, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bu ifadeleri hangi cümlelerle dile getirdiklerini bir düşünün. Geçenlerde Cumhurbaşkanı ‘hukuk devleti’ yerine ‘yargı ülkesiyiz biz’ dedi. İki kavram birbirinden tamamen farklı.
Hukuk devleti, hukukun üstünlüğünü vurgulayan, adalet duygusunu içeren bir ifade. ‘Yargı devleti’yse Nazi Almanya’sının terminolojisi. İktidara bağlı bir yargıç grubunun yargıyı yürütmesi anlamına geliyor. Cumhurbaşkanı bunu bilerek mi kullandı? Çok emin değilim ama ben tekrar tekrar kullanmış olmasını, ‘hukuk devleti’ni ağzına almamasını çok anlamlı buluyorum.
İktidarın artık adım atması lazım. Adımlar aslında kolay, mevcut yasaları değiştirmeden atılabilir. Birkaç iyi ve güven verici adım atılsa ikna olacağız.
Mesela Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala’nın serbest bırakılması, cezaevlerindeki sağlık koşullarının düzeltilmesi kolay. Bunlar için meclisin toplanmasına bile ihtiyaç yok.
Mevcut yasalarla bu yapılabilirken hiçbirini yapmaması ileriye yönelik umutlarımı fevkalade yıpratıyor.”
‘Demokratik ortam şart’
Prof. Dr. Tükel haksız-hukuksuz tutuklamaların yaşandığını, seçme-seçilme hakkının ortadan kaldırıldığını, mahpusların ağır koşullar altında yaşamaya zorlandığını belirtti ve ekledi: “Demokratik bir ortam yaratılmazsa, atılacak adımların kalıcı sonuçlara ulaşması zor.”
Prof. Dr. Fincancı örgüt olarak mücadeleyi tek tek insanları iyileştirerek değil, toplumun iyilik halinin nasıl olması gerektiğini ifade ederek vermesi gerektiğini söyledi.
Dr. Gül barışın sadece siyasal bir süreç olmayıp bir biyolojik iyileşme süreci de olduğunu belirtti: “Biz hekimler, barış ve demokrasi mücadelesini yaşam ve sağlık hakkının ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz.”
‘Demokrasi, hukukun üstünlüğüyle temel hak ve özgürlüklerde gerileme var’
TTB’nin antidemokratik uygulamalara, savaşın ve şiddetin yol açtığı yıkımlara karşı çıkarak halkın sağlık hakkını savunmayı temel bir görev olarak benimsediğini vurgulayan Saip çalışma grubunun bildirisini okudu. Bildiride özetle şu ifadeler yer aldı:
* Savaş ve çatışmaların yanı sıra temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı ve demokratik değerlerin ortadan kaldırıldığı ortamlarda yalnızca ölümler görülmemekte. Göç, yoksullaşma, ruhsal travmalar, sağlık hizmetlerinin aksaması ve toplumsal çözülme gibi nedenlerle toplumun bütününün sağlık ve yaşam hakkı zedelenmektedir.
* Türkiye’de demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel insan hak ve özgürlüklerine saygı açısından derin bir gerileme yaşanmaktadır. İnsan haklarına dayalı bir rejim fikri esasen terk edilmiş; kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik rejimin varlığını sürdürmesinin temel unsurları haline gelmiştir.
* Hukuk siyasi çıkarlar doğrultusunda araçsallaştırılmakta. Belediyelere kayyum atanması, belediye başkanlarının tutuklanmasıyla halkın seçme ve seçilme hakkı fiilen ortadan kaldırılmakta, demokratik temsil ilkesi zayıflatılmaktadır.
* Kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, emekçiler ve yoksullaştırılan tüm kesimler, antidemokratik uygulamalardan en çok etkilenenler arasında yer almaktadır.
‘İktidar giderek otoriterleşiyor’
* Tecrit ve yalnızlaştırmayı en üst düzeyde uygulamak amacıyla inşa edilen ve ‘kuyu tipi’ olarak bilinen hapishaneler insan onuruyla bağdaşmamakta, muhalif kesimleri sindirmeye hizmet etmektedir. Özellikle ağır hasta mahpusların sağlık hakkına erişimleri engellenerek yaşam hakları doğrudan ihlal edilmektedir.
* Siyasi iktidarın giderek otoriterleştiği, demokratik süreçlerin tahrip edildiği, toplumsal hakların aşındığı ve kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği bugünlerde hekimliğin mesleki değerleri de aşındırılmaktadır.
* Mesleki bağımsızlığın ve toplumun sağlık hakkının korunabilmesi için demokrasi mücadelesinin gündelik yaşamın tüm alanlarında sürdürülmesi artık yaşamsal bir zorunluluktur.
* Öte yandan, Türkiye’de demokrasi açısından endişe verici böylesine bir gerilemenin yaşandığı koşullarda, hangi gerekçe ile olur ise olsun, ‘silahların bırakılması’ kendi başına hayati bir öneme sahiptir. Kırk yılı aşkın süredir süren çatışma ortamının sonlanmasına dönük her girişim, can kayıplarını önleyeceği için değerlidir ve Kürt sorununun demokratik, barışçıl yollarla çözümünün kapısını aralar.
* Böylesi bir program, antidemokratik uygulamaların terk edildiği, temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı bir ortamda inşa edilebilir. Çünkü hak ve özgürlükler, ayırımsız her yurttaşın insan onuruna yaraşır biçimde eşit olarak yaşayabilmesinin ilke ve normlarını oluştururlar.
* Hekimler olarak, uzun yıllar süren çatışmaların yarattığı ağır ihlaller ve travmaların toplumsal düzeyde iyileştirilebilmesi için hakikat arayışı, adaletin sağlanması ve onarım süreçlerini içeren bütünlüklü programların uygulanmasının zorunlu olduğunun farkındayız. Bu süreç, esasları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edildikten sonra bugüne kadar sürekli geliştirilen bildirgelerde de yer aldığı üzere, toplumsal barışın kurulmasının temel koşuludur.