Yazı: MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
Fotoğraflar: BÜNYAD DİNÇ
Anadolu, tarihi boyunca, böyle bir saldırıyla hiç karşılaşmamıştı.
Neredeyse her gün bir katliam haberi geliyor dört bir yandan. Kimi zaman tarih-kültür cinayetlerinin de eşlik ettiği bir doğa katliamı. HES’le, havalimanıyla, yolla, köprüyle, alışveriş merkeziyle, TOKİ’yle … Paldırküldür yürüyen, fakat bu ‘iş’lerden türeyen paralarla bu coğrafyaların sahiplerinin büyük oranda rıza gösterdiği bir katliam.
Fakat insanların büyük oranda rıza göstermediği örnekler de var.
İstanbul’un burnunun dibinde, Gebze ile Şile arasındaki yaklaşık 50 bin dönümlük yagüzelim bölge şimdi korkunç bir tehditle karşı karşıya.
Önce neyin yok olacağına bir bakalım.





Bu bölgede 600 yıldır Yörükler yaşıyor. “Yaşıyordu” demek daha doğru belki de. Birkaç yıl öncesine kadar 80 hane Yörük varmış; şimdi kala kala iki hane kalmış.
Tek direnen Ayşe Karateke (58), “Biz buraya Osmanlı’yla beraber geldik; nereye gideceğiz” diye dikleniyor. “Devlet bizi böyle çaresiz bırakmaz, anlayacaktır durumu” diye ümide sarılıyor.
Biz “Bunu yapan devlet zaten” deyince de hak verip tek kişilik direncinden başka güvenecek pek bir şeyi olmadığını kabul ediyor. “Duyurun işte sesimizi, burası bizim yurdumuz; gidecek bir yerim yok, gitmek de istemiyorum.”



Taş kafa devlet!
Bölge, Orman Bakanlığı’na bağlı ve burayı boşaltmak istiyor. Birkaç yıldır oba halkına bölgeyi terk etmeleri için resmi yazılar gönderip duruyor. Bu geniş araziyi boşaltmak istiyorlar, çünkü burada 50-60 tane taş ocağı açılacak.
Kocaeli Valisi Ercan Topaca, söz konusu taş ocaklarına ilişkin şunları söylemişti: “Taş ocaklarının kurulmasını planladığımız alan 4 bin dönümdür. Kuzey Marmara yolunun üstünde, eski İstanbul yolunun da 7-8 km ilerisindedir. Taş Ocaklarının bir araya toplanması projesi zerinde iki yıldır çalışıyoruz. Bu ocakları toplamayı düşündüğümüz yer Gebze’nin İstanbul sınırı olan bir yerdir.”
Yörüklerin çoğu hayvanlarını da toparlayıp civar köylerde yer kiralamış ve 600 yıllık obalarını terk etmiş.
Varlıklarının hukuki dayanağı yok!
Peki, 600 yıldır bu coğrafyada yaşayan Yörükler nasıl oluyor da hak sahibi olamıyor? Eh, bu ülkede zor bir şey değil bu.
Bir de şöyle bir şey olmuş: 1982’de kadastro çalışmaları havadan yapılmış; bu durumda da aşağıda birileri yaşıyor mu, yaşamıyor mu fark edilememiş!
Yörükler de köy, yayla veya mera gibi bir statüde tapu veya belge edinememiş. Yüzyıllara uzanan varlıklarının hukuki dayanağı yok!
Devlet bu bölgeyi orman ilan etmiş. Şimdi de çıkarmak istiyor işte. Sadece Yörükleri değil, ormanı da çıkarmak istiyor. Taş ocağı yapacak.
Taş demek yol demek, yol demek rant demek
Çünkü taşa ihtiyaç var, daha da olacak. Hem de çok ihtiyaç olacak. İstanbul Boğazı’na yapılacak 3’üncü köprünün devamı olan otoyolun bağlantı yolları bu bölgeye yakın. Düşünsenize ne kadar çok yol yapılacak; taş lazım.
Yol demek, yeni rant alanları demek; buralar için de taşa ihtiyaç var.
Bayburt’tan büyük bir organize sanayi bölgesi!
Yolla ilgili ranttan başka bir durum daha var: Taş ocağı açılarak mahvedilecek bu ormanlık bölgeye çok yakın, muazzam büyüklükte (mesela Bayburt’tan büyük) bir organize sanayi bölgesi kurulmuş; daha bitmemiş, devam ediyor.
Üstüne bir de uydu kent!
Bu İMES OSB’de onbinlerce insan çalışacak. Bu insanlar böyle bir yere taa uzaklardan taşınamaz. En azından bazıları için uydu kentler kurulacak. Eh, hazır taşocağı da varken… Taş ocağı işlevini bitirirken yerini uydu kentlere bırakabilir.
Bütün köyler etkilenecek, yarımadanın akciğeri talan edilecek
Yörük yurdunun taş ocağı yapılmasına karşı olan tek kişi, tabii, Ayşe Karateke değil. Mahvedilecek bölge, altı köyün ortasında; dolayısıyla bütün köyler etkilenecek. Gürültü ve toz, taşların nakliyatı, bu kadar büyük bir coğrafyadaki bitki örtüsünün feda, derelerin yok edilmesi bölgenin ekolojisini etkileyecek.
Bu ortamda yaşayan canlıları öldürecek. Dahası, Kocaeli yarımadasının akciğeri sayılabilecek bir ormanlık alanı talan edecek.
Bu yüzden, köylüler de bu bölgenin taş ocağı yapılmasını, bir rant alanı haline getirilmesini istemiyor. Bunu durdurmak için de şehirli gezginlerden, doğa tutkularından destek bekliyorlar, ama asıl mücadeleyi kendilerinin vermesi gerektiğini de biliyorlar. Ne de olsa, taşıma protestocuyla zafer kazanılamaz.
Tank top…
Halbuki Yörükler nelere direnmedi ki! En son, 1970’lerin ortalarında bu bölge askeriyeye tahsis edildi, eğitim alanı olarak; tankların top atış eğitimi burada yapılıyordu. Hayvancılıkla uğraşan Yörükler 40 yıl boyunca tanklara, toplara, yani Türk ordusunun taarruzlarına karşı direndi. İnsanın hafsalası almıyor ama bir dünya metropolünün yanında yaşanıyordu bu hayat.

“Tankların dizilip top attığı sırt var ya, işte oradaki direğe bayrak çekilmişse biliyorduk ki o gün atış var. O zaman vadilere iniyor, top atışından korunuyorduk” diye anlatıyor Ayşe Karateke.
Dört kişi can vermiş
Tabii, bütün hayvanlarını da götürüyorlardı. Kıl çadırları (artık kalmamış, ahşap evlerde yaşıyorlar), evleri toplar için açık hedef olarak kalıyordu tabii. Vadilere mevzilenme ‘taktiği’ her zaman iyi bir savunma da olamayabiliyordu. Türk ordusu, bu top atışlarıyla dört kişiyi de öldürmüş. Bu ‘uygulama’nın ilk zamanlarında iki kardeş çocuk, atışlara uykularında yakalanmış ve çadırlarının içinde can vermiş.
Ölüm kalım savaşı
Şimdi tanklar çekildi, buldozerler, kamyonlar alesta bekliyor; bir komutla binlercesi gelecek.
Tanklar bombalıyor, bazan yangın çıkarıyor, bazan öldürüyordu. Buldozer medeniyeti ise dümdüz edecek, hayatı tamamen söndürecek. Yani, bir mücadele verilecekse, gerçekten ölüm kalım savaşı olacak bu.
Ama işte Anadolu’da bu ölüm kalım savaşlarından geçilmiyor son yıllarda ve genellikle de ölüm kazanıyor.

