Uluslararası düzen tamamen ortadan kalkmamış, ancak parçalı bir yapıya evrilmiştir. Kuralların seçici ve tutarsız uygulanması ve güç siyasetinin yeniden belirginleşmesi, öngörülebilirliği azaltmaktadır.
Ekonomik araçların giderek birer “silah” halini alması -yaptırımlar, ihracat/ithalat kontrolleri ve teknoloji kısıtlamaları- şirketleri doğrudan jeopolitik rekabetin içine çekmektedir.
Bu durum, ekonominin jeopolitiğin merkezine yerleştiğini ve bir politika aracı olarak sistematik biçimde kullanıldığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla artık şirketler yalnız piyasa aktörü değil, aynı zamanda stratejik varlıklar olarak ön plana çıkmaktadırlar.
Bu dönüşümün merkezinde teknoloji ve yenilikçilik (inovasyon) yer almaktadır. Yapay zekâ, kuantum teknolojileri, siber kabiliyetler ve uzay altyapıları, hem ekonomik rekabetin hem de stratejik üstünlüğün belirleyici unsurları haline gelmiştir.
Çığır açan yıkıcı teknolojiler rakip ve hasımların elinde olduğunda önemli bir zaafiyete neden olmakta, bu alanlarda üstünlüğe sahip olunması ise bir kuvvet çarpanı işlevi görmektedir. Bu alanların ortak özelliği ise, büyük ölçüde sivil ve özel sektör kaynaklı yenilikçi süreçler tarafından şekillendirilmesidir.
Bu çerçevede teknoloji şirketlerinin rolü de değişmektedir. Özellikle ABD’de, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde bu eğilim daha görünür hale gelmiştir. Elon Musk gibi iş insanlarının kısa süreli de olsa yönetimde yer alarak görünür hale gelen artan etkisi, özel sektör ile siyasal karar alma süreçleri arasındaki sınırların bulanıklaştığını göstermektedir.
Benzer eğilimler farklı biçimlerde diğer ülkelerde de gözlemlenmektedir. Bu durum, teknoloji şirketlerinin artık yalnız ekonomik aktörler değil; jeopolitik sistemin kurucu unsurları haline geldiğini göstermektedir.