Siyasetimizin kalıtımsal bozukluğu: İlliberal demokrasi

 

SERTAÇ AKTAN

@sertac_aktan

İstisnalar hariç batı sinemasında bir unsura her şeyden daha çok önem verilir. Filmin sonunda ahlaki ve doğru olan üstün gelmelidir. Bir şekilde adalet yerini bulmalı, kötüler er veya geç kaybetmelidir.

Özellikle çok çeşitli ırk, kültür ve inançtan oluşan batı toplumlarında aksi inanışın yerleşmesine müsaade edilmez. Yargıya güven temeldir. Ödenen bedelin büyüklüğü ve süresi ne olursa olsun ‘kurucu babalar‘ın felsefesiyle inşa edilmiş kuvvetler ayrılığına dayanan sistem, ahlaki pozisyonunu korumakta ısrar eden idealist insanlar bir avuç bile kalsa muhakkak sonunda onların lehine işleyecek ve çürüklerden temizlenecektir.

Filmdeki kahramanlarımız komplolarla zor durumda kalabilir, medyada kara propaganda uğrayabilir ve onlara inanacak kimse kalmamış olabilir. Tüm bunlar olurken o sırada sol veya sağ görüşlü bir iktidar da olabilir ama sistem özünde liberal bir demokrasi olarak en temelden kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk, şeffaflık, hesap verebilirlik, basın ve ifade özgürlüğü vb. şeyler üzerine inşa edildiği için ortaya kahramanlar çıkar.

Biri çıkar tüm riskleri alır ve filmin gidişatını değiştiriverir

İşte tam böyle zamanlarda yapacağı haberin sansürlenemeyeceğini veya işsiz kalmayacağını bilen tek bir gazeteci, doğru delillere ulaştığı takdirde müvekkilinin serbest bırakılacağından şüphe duymayan tek bir avukat, ahlaka ve hukuka sadık kaldığı sürece bizzat kendi devleti tarafından cezalandırılmayacağını bilen tek bir hakim, savcı veya polis icabında gerekli tüm riskleri alır ve filmin gidişatını değiştiriverir.

Bu kahramanlar, cesareti olmayanlara da örnek olur ve sistemdeki mikroplar sona ermese de onların icabına bakan akyuvarlar da asla bitmez. Böylece iyiyle kötünün savaşı sonunda iyiler lehine olacak şekilde devam ederek sistemi dengeler ve tüm metabolizma hayatta kalır. Kahramanlar eninde sonunda haklarını teslim edileceğini bilerek yapacakları fedakarlıklardan adeta haz duyarlar.

Filmlerde bu kodun uygulandığı her tür çetrefil senaryoyu görürsünüz ancak bizzat başkanının veya başbakanın kötü adam olduğunun ortaya çıktığı senaryoyu asla göremezsiniz… Peki, neden buna hiç rastlamayız?

Başbakan ‘kötülükler prensi’ olarak gösterilmez

Bunun temelinde yatan sebep şudur: Bu kişi bizzat halk tarafından seçilmiştir ve onun kötü adam olması aslında halkın çoğunluğunun ahlaksız bir adama oy verecek tıynette bir toplum olduğu sonucunu doğurur veya daha kötüsü halkın bu adam tarafından kandırılacak kadar bilinçsiz ve bilgisiz olduğu manasına gelebilir.

Bu nedenle toplumdaki ortalama ahlakın tecellisi olan bu kişi asla en tepedeki kötülük kaynağı olarak işaret edilmez. Maazallah eğer bu balık da kokmuşsa o zaman filme konu bu yer; kurtarılmaya, uğruna kavga vermeye veya kahramanlık edip fedakarlıklar yapmaya değmeyecek bir yerdir. Bu nedenle ‘kötülükler prensi’ en fazla ya nüfuzu kuvvetli bir senatör ya görevini kötüye kullanan bir general ya da büyük bir şirket sahibi olmalıdır.

Bu yazı aslında ne filmler ne de batıdaki diğer ülkelerle ilgili. Zaten sinemanın ahlaki kodları da her zaman batının realitesi değil. Ancak işlenen ve aktarılmak istenen bu kültür, normatif şekilde her modern ve demokratik sistemin olması gerektiği durumu temsil ediyor. Hatasız sistem yoktur ve en iyi sistem, oluşması kaçınılmaz hataları denge-kontrol mekanizmalarıyla kendi içinde düzeltip evrilen sistemdir. Tıpkı insan vücudu gibi… Dolayısıyla göreceli olarak en sağlıklı, dayanıklı bedenler ve metabolizmalar da batı demokrasileridir.

Türkiye de demokratik ve çoğulcu bir sisteme sahip. Peki buna rağmen neden bizdeki sistem bir türlü içindeki çürükleri ayıklayamıyor? Neden bilakis daha fazla çürüğe yol açıyor? Neden sağlamlar ile çürüklerin ayırt edilmesini zorlaştırıyor? Neden en tepedeki siyasi ahlak iyi bir referans noktası olarak alınamıyor? Neden kim gelirse gelsin eninde sonunda ekonomi ve huzur bozuluyor?

Sistem gelecek nesillere bozluklukları aktarıyor

İşte bunun altında sistemden de önce, temelde yanlış felsefelere sahip olmaktan ileri gelen ‘ahlaki kod bozukluğu‘ bulunuyor. Sistem bir kez DNA’sı bozuk bu kodlarla kurulduğunda gelecek nesillere bu bozuklukları aktarma işlevini gören bir makine halini alıyor ve bir sarmal oluşuyor.

İşte; DNA’sı sürekli olarak onarılamayan ve kalıtımsal olarak doğru kodları aktarmayı başaramayan ama görüntü olarak batılı bedenleri andıran metabolizmalara siyaset tıbbında verilen isim ‘illiberal demokrasi‘dir.

İster parlamenter sistemde kalın, ister başkanlık veya yarı-başkanlığa geçin… İster cumhuriyet olun ister anayasal monarşi… Temeldeki felsefe yanlış olmaya devam ettiği sürece oluşturacağınız sistemin DNA’sında bozuk kodlar olacaktır. Bu bozuk kodlar sistem ne olursa olsun çürümeye yol açacaktır.

Mesela ‘çalıyorlar ama çalışıyorlar‘ böyle bir koddur.

Bırak yesinler birbirlerini‘ bir başka örnektir.

Bir keriz ben miyim? Ben mi kurtaracağım memleketi?‘ yine başka bir bozuk koddur.

Verilen görevden fazlasını yapanları ‘keriz’ olarak görmeyi normal sanıyoruz

Çocukluktan itibaren sürüden ayrılmamayı, bize bulaşmadığı sürece tehlike ve yanlışa müdahale etmemeyi öğreniyoruz. Fazla soru sormamayı, yerleşik değerlerle yetinmeyi, bize biçilen paydan ve verilen görevden fazlasını yapmamayı, yapmaya çalışanları da ‘keriz‘ görmeyi yaşamın normal akışı zannediyoruz.

Devlet, uyruk ve soy gibi şeyleri kutsal görüyor, kendi seçmediğimiz cinsiyeti, dini, kültürü otomatikman alternatiflerinden üstün kabul ediyor ve bunları sorgulayanları da zararlı  ilan ediyoruz…

Peki, bu ve benzeri bozuk kodlar temeldeki felsefe açısından hangi yanlışa dayanmakta?

Birey yerine toplumun, toplum yerine de devletin öne alındığı felsefelere sahip olmamızdan kaynaklanan bir durum bu. Bireyi kalabalıklar için, halkı da devletin bekası için feda etmeye hazır olan sağ ve sol doktrinlerin toplumumuzda saldığı kök, bugün gelişmiş pazarlama metotları ile parlak görünümlü çürük meyveler veriyor.

AKP, CHP, MHP iktidarı ayrımı yapmayan, bu noktada fark gözetmeyen, sağdan da gitse soldan da gitse eninde sonunda aynı noktaya varması kaçınılmaz bir vaka bu. Biz de kökteki sorunu teşhis etmek yerine en uçtaki dalın sağlıksız olmasını tartışıyoruz.

Önce zeminin düzlenmesi şarttır

Yanlış anlaşılmasın, sağ ve sol felsefelerin de ülkelerin gelişimine, öz değerlerine, eşitliğin, birliğin ve beraberliğin sağlanmasına önemli katkıları vardır. Ancak sistemin temeli sağa veya sola eğilimli değil ortada duracak olan liberal felsefe üzerine kurulmadıkça sağ ve sol politikalar verimli ve yapıcı bir rekabet ortamına girememektedirler.

Siyasette ve ekonomide karşıtını tamamen yok etmeye odaklı verimsiz ve yıkıcı bir hal almaktadırlar. İnşaatı devam eden bir binanın yükselebilmesi için dengede durabilmesi gerekir. Bunun için önce zeminin düzlenmesi şarttır. Sonra binanın mimarisine göre dengeli şekilde sağa ve sola doğru girintiler çıkıntılar olabilir.

Bugün Japonya’dan Kanada’ya Amerika’dan Avrupa’ya olagelen budur… Sağ ve sol siyaset vardır ancak bunlar 20. yüzyıl başları ve ortasında algılandığı şekliyle değildir. Temellerinde liberal felsefenin evrensel normları bulunan onun sağ ve sol fraksiyonlarıdırlar. Temel konuların hemen hepsinde anlaşmazlık bitmiştir. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ifade ve basın hürriyeti, toplantı ve gösteri hakkı, serbest piyasa… ve daha nice siyasi ve ekonomik temel mesele tartışılma evresini tamamlamıştır.

Üzerinde anlaşamadıkları şeyler; dış politika gibi, iş ve sağlık alanındaki sosyal haklar gibi, bireysel silahlanma gibi, eşcinsel evlilikler gibi, kürtaj gibi diğerlerine kıyasla çok daha dönemsel ve toplumdan topluma değişkenlik gösterebilecek mevzulardır. İşte sağ ve sol buralarda kendi renkleriyle hayata, siyasete ve ekonomiye anlam ve rekabet katar.

Örneğin İngiltere’de son dönemde liberal demokratların siyasette soyunun tükenmiş olmasının nedeni de aslında budur. Amerika’da da yokturlar çünkü cumhuriyetçiler ve demokratlar aslında liberal-sağ ve liberal-solu temsil ederler. Özünde daima liberal demokrasi olan ve bu felsefe üzerine kurulu olan sistemlerde en son ihtiyaç liberal demokrat siyasileredir. Özel olarak bu isimle anılan bir kategoriye gerek bile yoktur.

Muhafazaklarların giyim kuşam, Gezi’deki gençlerin talepleri de özgürlükçü liberal taleplerdir

Türkiye’ye baktığımızda ne muhafazakarların giyim kuşam ve ibadet özgürlüklerine ilişkin talepleri sağdır, ne de Gezi’deki genç kuşağın talepleri soldur. Esasen bunların her ikisi de özünde tamamıyla özgürlükçü liberal taleplerdir. Hükümet de zaten 2007 yılına kadar muhafazakar değil göreceli olarak liberal-muhafazakar adımlar attığı için yurtiçinde ve yurtdışında farklı kesimlerin takdirini toplamıştı. Ne zaman ki muhafazakar sağ özüne geri döndü, popüler ifadesiyle ‘büyü bozuldu‘.

Çağımızda artık ‘demokratik‘ olmak, ‘çoğulcu‘ olmak veya ‘seçim‘ yapıyor olmak yetmez. Bireyin özgürlüğünü temel alan kısıtlanmış bir devlete ve o devleti tanımlamak yerine bireyin haklarını en kuvvetli şekilde tanımlayan bir anayasaya sahip olmak zorundasınız. Aksi durum ekonomiyi de olumsuz etkilemektedir.

Sağ iktidarlar devleti ‘büyütüp‘ gücünü ve parasını yalnızca bir kesime aktararak, sol iktidarlar da yine devleti ‘büyütüp‘ faydasızca hak eden etmeyen herkese dağıtım yapmaya çalışarak sistemi batırırlar. Oysa günümüzde gelişmiş büyük devletler aslında yapısal ve alansal olarak ‘küçük kalmayı başaran‘ devletlerdir.

Fikirlerin sevişebilmesi için gerekli ortamın sağlanması gerekir

Ahlaki ve felsefi DNA havuzumuzu genişletmeli ve çeşitlendirmeliyiz… Bunu yapmanın yolu da fikirlerin sevişebilmesi için gerekli ortamın sağlanmasıdır. O ortamın oluşabilmesinin önündeki en büyük engellerden biri seçim barajıdır. Baraj, fikir ve ahlak DNA’mızı kurutmuştur. Türkiye’deki ahlaki ve felsefi DNA kodlarını onaracak yepyeni ve sağlıklı fikir genleri mevcuttur. Maalesef bir seçim daha onları göz ardı edecek ve zaman kaybedeceğiz.

Bu zaman zarfında olan da, yaptığı fedakarlıklar heba olan bir avuç kahramana ve o kahramanların başına gelenleri görüp iyice korkak hale gelen topluma olacak.