Siyaset bilimci Seda Demiralp: Muhalefetin ortak listeden başka şansı yok

ALTAN SANCAR

@altansancarr 

altansancar@diken.com.tr

Türkiye’nin gündeminde bir yandan ekonomik kriz ve etkileri, diğer yandan krizin bir iktidar değişimine yol açıp açmayacağı var. Bu bağlamda Seçim Kanunu’ndaki değişiklikle CHP, İYİ Parti, DEVA, Gelecek, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin seçimlere nasıl gireceği veya girmesi gerektiği de tartışma konusu.

Siyaset bilimci, Işık Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Seda Demiralp’e göre herhangi bir ekonomik krizin tek başına bir iktidarı değiştirip değiştirmeyeceği sorusunun yanıtı, biraz da iktidarın ne kadar demokratik olduğuna bağlı. Otoriter iktidarların ekonomik krizlerin yarattığı etkilere dayanıklılığının daha yüksek olduğunu belirten Demiralp “Alternatiflerin neler geliştireceği ve faktörler kadar aktörlerin de etkisi büyük önem taşıyor” düşüncesinde. Demiralp’e göre Seçim Kanunu’ndaki değişiklikle birlikte daha düşük oy oranına sahip partilerin ittifak içinde vekil çıkarmasının zorlaşmasının üstesinden gelecek en iyi yol belli: ortak liste.

Doç. Dr. Seda Demiralp

Sonda soracağımız soruyla başlayalım: Ekonomik krizin iktidarı koltuğundan edebileceğine inanılıyor. Size göre krizin varlığı tek başına bir iktidarın yenilgisine yol açabilir mi?

İktidarın ne kadar demokratik olduğuna göre bunun cevabı değişir. Kriz elbette ki iktidarı büyük oranda zayıflatır. Eğer demokratik bir sistem söz konusuysa, iktidarın bir sonraki seçimde oy kaybetme ihtimali çok ciddi şekilde artıyor ekonomik darboğazlardan geçilirken. Fakat bunun bir garantisi yok. Özellikle daha otoriter sistemlerde bu ihtimal iyice azalıyor. Kriz ile iktidar değişimi arasındaki ilişki zayıflamaya başlıyor. Her iki rejim tipinde de ekonomik kriz, iktidarın oyunu düşürür ama seçimde gitmesini sağlayacak kadar ya da iktidardan gitmesini sağlayacak kadar bir etkiye sahip olması için çok majör bir sarsıntı olması gerekir. Büyük bir şok halinde gerçekleşmesi gerekir.

Ayrıca ‘Kriz mutlaka iktidarı değiştirir‘ diye düşünenler genelde ‘Seçmen yediği darbeyi unutmaz ve bunu cezalandırır’ mantığıyla hareket ettiği için bu sonuca varıyor, ama bu yanıltıcı bir bakış açısı. Seçmen, yaşadığı acıyı tabii ki unutmuyor ama ‘ Kayıp yaşadım, bu kayıptan hangi partiyle, hangi liderle çıkmam daha olası görünüyor?’ şeklinde bakıyor genelde. Çok rasyonel bir bakış açısı bu. O yüzden bu değerlendirmeyi yaparken, ‘Şu an önümde üç dört seçenek var, hangisi bulunduğum, bu düştüğüm yerden beni en hızlı şekilde ve en yükseğe çıkarabilecektir?’ diye bakıyor.

Krizin o iktidar döneminde yaşanmasının etkisi olmuyor mu?

Geçmiş krizlerden yola çıkarak, ‘Bu iktidar ileride de bir başarısızlık sergiler‘ şeklinde bir çıkarım yapmaları da mümkün. Bu çıkarımı yaptığı ölçüde zaten iktidara desteğini geri çekmeye başlıyor. Ama göreceli bir durum var burada. Diğer alternatiflere bakacak ve diğer alternatiflerde daha iyi bir şey görürse o zaman geçiş yapacak. Ama görmezse ya da bir belirsizlik görürse o zaman hiçbir garantisi yok.

Evet, durum kötü ve iktidar ya da muhalefet seçmeni bunda hemfikir. Bunu diyenlerin büyük bir kısmı ise iktidar partisinin bu krizi çözebileceğini düşünüyor. O yüzden ‘Ekonomik krizler iktidar değişikliğiyle sonuçlanır’ şeklinde doğrusal bir ilişki yok.

Ekonomik kriz söz konusu olunca akıllara 2001 krizi geliyor. O kriz AKP’yi iktidara getirdi, bugünkü krizin de iktidarı değiştireceği görüşü var. Bugün ile dün arasındaki fark ne?

Bana göre iki büyük fark var. Bir önceki krizde alternatif olarak AK Parti vardı. AK Parti bir çıkış yapıyordu ki bu çıkış parlaktı. Pek çok seçmene cazip gelen vaatleri vardı. Arkasına da bir rüzgâr almıştı. Biraz önce bahsettiğim alternatif oluşturma, alternatifin mevcut olması durumu önceki krizde mevcuttu. Bu krizde seçmen karizmatik bir lider, yeni başlangıçlar, net vaatler görecek mi görmeyecek mi? Bu fark var.

İkincisi, 20 yıldır iktidarda olan bir parti var. Bütün medyayı kontrolü altında tutan, siyasi ajandayı çok ciddi şekilde kontrol eden ve algı yönetimi yapabilen bir iktidar. Önceki krizden farklı olan bir diğer durum da bu…

Seçmenin alternatiflere bakacağını ve buna göre karar vereceğini söylemiştik. Bu derece iktidarda kalan parti netlik avantajını da kullanmış oluyor. Çünkü beğenseniz de beğenmeseniz de 20 yıldır orada olan, sağını solunu bildiğiniz bir iktidar söz konusu. Otoriter partilerin ekonomik krizlere dayanıklılığı daha fazla.

Fotoğraf: AA

Bir yerde güvenli liman algısı mı?

Güvenli liman ya da dominant bir söylem var. Alternatif söylemler, seçenekler olduğunda bilinene yönelme var. Konfor alanı diyebiliriz. Güvenli limana benzer bir kavram, ama konfor alanı bilindik olmaktan gelir. Bilindik olduğu için konforludur ve onun dışı tedirgin edicidir. Bildiğin ayranı bilmediğin yoğurda değişmemek gibi, bildiğimiz bir kavram aslında bu konfor alanı kavramı. İktidarda kaldıkça iyice konfor alanı haline gelmiş oluyor. Cezbedici, net bir alternatif olması lazım ki o konfor alanından çıkıp cesaret edip başka bir dala tutunabilsin seçmen.

O zaman alternatif üzerinden devam edelim. Alternatif olmanın faktörleri neler? Sanırım bunun içinde aktörler önemli bir yer kaplıyor.

Biz her zaman üç büyük perspektiften bakarız. İlki, ‘Siyasete şekil veren nedir?’ sorusunun cevabı kurumsalcı yaklaşımdır. Bu yaklaşım der ki kurumlar sarsıldığı, işlemez hale geldiği ve çatladığı zaman veya yıkıldığı zaman değişim olur. ‘Otoriter rejimler ne zaman değişir‘ sorusuna da kurumsalcılar bu yönden cevap verir. İktidar blokunda ayrışma olması bir numara ile iki numara arasında gerilimler olmaya başlaması, ideolojik veya birtakım kaynakların bölüşümüyle ilgili anlaşmazlıklar olmaya başlaması gibi.

İkinci yaklaşım ise yapısalcı yaklaşımdır. Daha çok ekonomik şartları, faktörleri önemser ve büyük siyasi değişimlerin büyük ekonomik değişimlerle meydana geleceğini iddia eder. Büyük bir ekonomik şok olur ve ardından büyük siyasi değişim oluşur. Altyapı değişince, üstyapı değişir ve bu ikisini birleştirecek olursak iktidar kurumları kendi içinden ve birtakım çatlamalarla yıpranır.

Üçüncü görüş de bu etkilere ilaveten liderlerin, aktörlerin kim olduğuna bakar. Yani hangi aktör, hangi söylemle, hangi stratejiyle geliyor sorusuna bakılır. İktidardaki aktör pek çok yapısal kısıta, zorlamaya rağmen içinden sıyrılmanın da yolunu bulabilir.

Bir örnekle anlatacak olursak yıllar önce, 1997 veya 1998 krizinden Filipinler çıkamıyor ama Malezya çıkıyor. İki otoriter iktidar var, ama doğru lider, doğru söylem ve doğru stratejiyle yapısal kısıtlara rağmen bir şeyler elde edebilir. Muhalefet koşullar lehine olduğu halde değerlendiremeyip başarısız olabilir.

Heyecan doğru adayın açıklanmasına bağlı

Türkiye’ye uyarlayacak olursak… Altılı masa gibi bir tabir söz konusu, ancak burada da birtakım tartışmaları izliyoruz. Örneğin, heyecanın oluşmadığı veya vaatlerin net olmadığı gibi. Buradan hareketle, muhalefet ne yapmalı ki hedefleri toplumda karşılık bulabilsin?

Halkta ne kadar heyecan yarattığı anketlerin işi ama heyecan yaratması nelerle ilgilidir cevabını verelim. Bir kere gündem çok hareketli. Yani savaşla birlikte zaten gündem değişti. 28 Şubat’ta bile daha fazlaydı ki tam da o gün mutabakat açıklandı.

Ben altı partinin bir araya gelmiş olmasını çok kıymetli buluyorum. Tam da ihtiyacımız olan şey, çok seslilik çünkü. Öte yandan bu çok sesliliğin, bu birleşimin veya bu ittifakın yüzü ortak bir aday ki buna ihtiyaç var. Bunun açıklanmasına ihtiyaç var. Bu açıklandığında -doğru adaysa- o zaman o heyecanı göreceğiz. Onun kampanyası başladığında bunu göreceğiz. Çünkü bildiğimiz anlamıyla siyasette her zaman bir lider vardır. Yani partiler veya partilerin beyannameleri vesaire yeterli olmuyor. Lider bunun yüzü olmuş oluyor; eşleştiriyoruz ve kişiselleştiriyoruz. Bu aday açıklandığı zaman ve doğru aday olduğu takdirde çok hızlı bir şekilde bir şeylerin değişebileceğini düşünüyorum ben.

Fotoğraf: DEVA

Kararlar ve vaatler konusunda gelince, çok detaylı vaat, plan ve programlarının olması çok güzel. Fakat ikisinin birden olması gerekiyor. Bir taraftan çok detaylı bir şekilde neler yapılacağının, kimin nereye getirileceğinin, birtakım pozisyonların nasıl paylaşılacağının, hepsinin çok detaylı bir şekilde kararının verilmiş olması çok iyi ve çok gerekli. Bir taraftan da bunun çok sade, öz, net bir şekilde anlatılması gerekiyor. Malezya’daki gibi ilk 100 gündeki 10 hedef gibi bir özet. Bunun yapılmasını çok önemli buluyorum. Malezya’daki ittifakın bir sayfalık, yani ilk 100 gündeki 10 hedef şeklindeki taktiği çok iyi tepkiler aldı.

Ali Babacan geçen gün Twitter’da paylaşmıştı mesela, ‘9 hedef 90 gün’ şeklinde. Tam da bunu kastediyorum aslında, ama tek tek liderlerle değil de ortak bir şekilde. “Geldiğimiz birinci gün şunu yapacağız, ikinci gün şunu yapacağız” şeklinde olabilir. Çok net bir planın olması ve bunun her yere yayılması gerekiyor.

Millet İttifakı denildiğinde herkesin kafasında bu 10 hedefin, dokuz hedefin veya beş hedefin net şekilde canlanması gerekiyor. İktidar değiştiğinde şunlar şunlar olacak diyebilmesi ve bu olacak şeylerin seçmende heyecan yaratması lazım. O yüzden ben ortak bir adayın açıklanması ve Millet İttifakı’nın yapacağı değişikliklerin netleşmesiyle kristal berraklığında seçmen tarafından bilinir hale gelmesiyle bu heyecanın olacağını düşünüyorum.

Sadece bir değişim olacak diye heyecanlananlar var ama seçmenin neyin ne olacağını bilmeye de ihtiyacı var. Çünkü seçmen sıkışık bir durumda ve kaybetme lüksü yok.

Kaybedecek çok şeyi olan aday

Tam da kaybetme demişken bir yazınızda ‘kaybedecek çok şeyi olan lider ya da aday‘ tabiri dikkatimi çekti. Kaybedecek çok şeyi olan aday neden önemli?

Birkaç açıdan önemli. Bir kere kim aday olacaksa bu adayın canını dişine takması, kendini tümüyle ortaya koyması gerekecek. Kolay bir yarış olmayacak. Zaman zaman hesaplamalar yapılırken oy oranlarını görüyoruz ve tuğlaları üst üste koyar gibi toplayınca muhalefetin oyları deniliyor. Fakat durum öyle değil. Bu partilerin oylarını üst üste koyup toplamak gibi bir şey hiç olmayabilir. Çok beklenmedik şeyler olabilir. Sandık güvenliği meselesi çok çok kritik.

Fotoğraf: Reuters

Kaybedecek şeyleri olan bir aday olunca o seçime bütün tırnaklarıyla tutunacak, varını yoğunu ortaya koyacak. Bir nevi hayat memat meselesi olarak görecek biriyle ancak olabileceğini düşünüyorum. Bu kaybedecek çok şeyi olan liderle olur. Yani “Mevcut durumu fena değildir, olursa iyi olur; ama olmazsa da buradan devam ederiz” diyerek olacak gibi görmüyorum. Risk alınması gerektiğini, risk alacak adayın çok daha sıkı tutunabileceğini düşünüyorum. Bu seçmen açısından da önemli.

Liderin kişisel siyasi beklentileri için orada olmadığının bilinmesi, kendini ispatlamış olması ve kaybedeceği şeyi olması çok önemli. Ayrıca daha önce zaferler kazanmış olması da önemli. Çok şey kaybetmemek gerek, mevzi kaybetmemek gerek gibi düşüncelerle ilerleme sağlanamıyor, orada kalınıyor.

Baraj şu durumda önemli değil

Tüm bunlar gerçekleşti diyelim, o zaman da Seçim Kanunu’na geliyoruz. Burada da bir başka itirazınız var; ‘Mesele baraj değil sistem’ diyorsunuz. Buradan konuşmaya başlasak son değişiklikleri…

Barajın pek bir etkisi yok, ittifak sayesinde baraj anlamını yitirmiş durumda. İttifak dışında olan en büyük muhalefet partisi HDP’nin de baraj problemi yok. Diğerleri de zaten ittifak içerisinde olduğu için baraj problemi yok. O yüzden yüzde 7 olmuş, 6 olmuş, 5 olmuş bir şey değiştirmiyor.

Altılı masadaki diğer partiler küçük olduğu için, İYİ Parti ve CHP’den ayrı kendi aralarında sağ muhafazakâr ittifakla, mesela Demokrat Parti çatısı altında seçime giriyor olsalardı vardı. Bu olmadığına göre barajın bir anlamı yok. Önemli olan küçük partilerin katkılarının çok az hale gelmiş olması. Oyların sayılma biçiminin değişmesiyle…

Oy dağılımında büyük partiden başlayarak vekiller dağıtıldığı için bu partiler altıncı parti olarak seçime girmiş olacak. Böylece de vekil çıkarma şansları kalmayacak. İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den birkaç vekil çıkarılacak sadece.

Buradan ortak liste tartışmalarına geliyoruz o zaman…

Ben bunun dışından başka seçenek göremiyorum. Muhalefet seçimi kazanmak istiyorsa, ortak listeden başka bir seçeneği yok gibi görünüyor bana. Ya İYİ Parti’den ya da CHP’den ortak liste oluşturulabilir. Şimdi, kategorik olarak CHP’den ya İYİ Parti’den hangi bölgede aday olmaları doğru olur diye tartışılıyor. Hangisinden girdiklerinde şansları çok olacaksa ona göre bir iletişim haritasını açıp titiz, detaylı bir çalışmayla hangi seçim bölgesinde hangi partinin listesinden girmek avantajlıysa, en güçlü ihtimalse buradan girmeleri gerekiyor.

Fire vermeyecekler mi?

Tabii ki verecekler. Ortak listeden girdikleri için normalde alabilecekleri bazı oyları almayacaklar. Normalde ittifak içerisinde Saadet Partisi’ne, ittifakın içinde olmasından da çok hoşnut olmayıp ama yine de sonuçta “Ben Saadet’e, DEVA’ya veya Gelecek Partisi’ne oyumu veriyorum” diyenlerin bir kısmı o parti İYİ Parti’den girdiğinde veya CHP’den girdiğinde oyunu vermeyecek. Dörtte bir oranında bir fire olabilir ve bu tabii muhalefet açısından can sıkıcı olabilir, ama genele bakınca başka seçenek görmüyorum.

İYİ Parti, CHP ve diğer muhafazakâr sağ partilerin kendi içlerinde birleşerek bir mini ittifak
içinde ittifak olarak seçime girmesi onları altıncı parti gibi yapacaktır. Altıncı parti olduklarında da onlara vekiller dağıtılırken sıra gelmiyor.

AK Parti genç seçmeni kaybetti

Genç seçmen en belirleyici faktörlerden biri olacak gibi görünüyor. AKP açısından gençleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca muhalefet ne yapmalı?

AK Parti gençleri kaybetti. En çok kaybettiği yerlerden birisi. Nasıl ki yoksul oylarının büyük bir kısmını kaybettiyse gençleri de kaybetti. Dar gelirli seçmenden kaybın bir kısmı geri geldi ama gençlerden geri gelen yok. AK Parti iktidara çok büyük oranda bir genç desteğiyle geldi. Yani kendi seçmeni içerisindeki averajının üzerinde bir averajı gençler arasında aldı. Şimdi bu durum tam tersine dönmüş durumda. Bu çok önemli çünkü gençler gidişatı, ülkenin gideceği yönü belirler. 2019 seçimlerinde bunu çok net gördük. Ekrem İmamoğlu’nun gençlerle çok başarılı diyaloğu oldu. Önümüzdeki seçimlerde bu diyalog model alınabilir. Çünkü gençlerin ihtiyaçları çok net.

Fotoğraf: AA

Ekonomik krizler gençlerde çok daha yıkıcı etkiler yapıyor. Çünkü hayatının başında, elinde hiçbir enstrüman olmayan, hayata atılma durumunda bir gençle birtakım birikimleri olmuş, kenara koymuş ve yaşayacağını yaşamış ve krize de daha dayanıklı bir şekilde giren kişinin hayattan beklentileri daha farklı. Hayat kurma aşamasında olan gençlerin eğitim masrafları, işsizlik problemi çok çok ağır. Ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak çok ağır sonuçları var. O yüzden bu ihtiyaçlarını, gençlerin sıkıntılarını anlayan ve onlara cevap verebilen bir noktada olması, muhalefet için çok önemli. Muhalefet adayının veya adaylarının genç olması avantaj olabilir ama olmak zorunda da değil.

Gençlerle değişik şekillerde ilişki kurabilirsiniz. Onlara yaşınız yakınsa daha onlardan biri gibi olmak üzerinden o ilişki kurulur. Yaşınız büyükse daha koruyucu, destekleyici ve rehber pozisyonla onlara destek olabilirsiniz. O yüzden yaş o kadar mühim değil, ama o diyaloğun kurulması ve ihtiyaçlarının anlaşılıp karşılık görmesi çok önemli. Bu konuda 2019 seçimleri, Türkiye açısından çalışılabilecek bir model.