MESUDE DEMİR
@mesudedemirr
‘Denizlerin Ormanları: Mercanlar’ projesiyle, Marmara Denizi ve Kuzey Ege’de, Marmara Adası, Gökçeada ve Bozcaada çevresindeki endemik siyah mercan ve taş mercan türlerinin korunması için çalışmalar sürüyor.

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) ile Türkiye İş Bankası’nın 2023’den beri birlikte yürüttüğü ‘Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları’ projesinin devamı yeni proje temmuzda hayata geçirildi.
Deniz çayırlarının (Posidonia oceanica) kirlenen ve ısınan Marmara Denizi için hayati önemi var. Bir metrekare alanı kaplayan deniz çayırları günde 14 litre oksijen üretebiliyor. Bir hektarıysa yılda bir tondan fazla karbon tutabiliyor. 400’den fazla bitki ve bin hayvan türüne sığınak oluyor.
Tropik yağmur ormanlarının 35 katına kadar karbondioksiti emdiği için ‘denizlerin akciğeri’ deniyor. Son 50 yılda yüzde 34’ünün kaybedildiği tahmin ediliyor. Kaybedilen çayırların yerine yenisini koymak zor. Yılda bir santimetre büyüyor. Birkaç bin yıl kadar yaşayabiliyor.
Çabalar sonuç verdi. Mevcut çayırların haritalandırılması çalışmalarıyla beş bin metrekarelik iki yeni deniz çayırı yatağının keşfedildi. İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi’ne deniz çayırlarının bulunduğu yeri işaretlemek, korunmalarına katkı sağlamak üzere şamandıralar yerleştirildi.
Mercan ekosistemi tehdit altında
Bu proje belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra sıra mercanlara geldi. Mercanlar da deniz çayırları gibi karbon dengesine katkı sunuyor. 400’den fazla canlı türünü barındırarak deniz yaşamının devamlılığı açısından kritik bir rol oynuyor.
Her dört deniz canlısından biri, on binlerce yıldır denizin altında olan mercanlarda yaşıyor, ürüyor ve besleniyor. Deniz çayırlarındaki gibi mercanlarda da omurgasız türler yaşıyor. Bazı türlerin biyolojik çeşitliliğinin korunmasında önemli bir destek sağlıyor.
Fakat gerek iklim değişikliği ve denizin ısınması, gerekse kirlilik, avcılık, süs ve akvaryumlar için toplanması mercan ekosistemlerine (korallijen) büyük zarar veriyor.

Önce haritalanacak
Üç yıl sürecek projeyle siyah mercan (Savalia savaglia) ve taş mercanların (Cladocora caespitosa) bulunduğu alanların uzaktan kumandalı (ROV) ve taramalı sonar desteğiyle haritalandırılacak. Yayılım alanları belirlenerek bilimsel bir altyapı oluşturulacak. İklim değişikliğinin etkileri yıllar içinde karşılaştırmalı olarak izlenecek.
Taş mercanlarda başlayan beyazlaşma iyiye işaret değil. Siyah mercanların balıkçılıkta kullanılan ağlar nedeniyle yerinden oynatılması da ölümlerine yol açıyor. Ölü mercan örnekleri üzerinden yapılacak analizlerle iklimsel değişimlerin mercanlar üzerindeki etkileri bilimsel olarak kayda alınacak.

Mercanların doğal yaşam alanlarının korunmasına yönelik çalışmalar yürütülecek. Taş mercanlar gibi hayalet ağlar nedeniyle tehdit altında olan siyah mercanların yoğun olduğu bölgelerde temizlik yapılacak.
Trol avcılığının mercan ekosistemlerine verdiği zararların tespiti için bir envanter çalışması yürütülecek. Ayrıca yasadışı yollarla avlanan mercanların akvaryumlara satışının önüne geçilmesi için balıkçılarla görüşülecek. İşbirliği yapılarak farkındalık oluşturulacak.
Yine projeyle İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Bursa ve Balıkesir’deki okullarda öğrencilere yönelik seminerler düzenlenmesi planlanıyor.
İş Bankası projeyi yerinde anlatmak için bir grup gazeteciyi Bozcada’ya davet etti ve araştırma gemisi Maru’da TÜDAV Başkanı deniz biyoloğu Prof. Dr. Bayram Öztürk ve çalışma ekibiyle bir araya getirdi.
Kuzey Ege Denizi, Akdeniz’den çok ısındı
Öztürk’ün verdiği bilgiye göre son 50 yılda Akdeniz’de deniz suyu sıcaklıkları ortalama 1,5 derece artarken, Kuzey Ege’de bu artış 1,6 dereceye ulaştı. Bu nedenle taş mercanların durumunu yakından izlemek, deniz ekosistemlerinin geleceği için kritik önemde.
Koloni halinde yaşayan taş mercanlar, Akdeniz’de hedef dışı avlanan ve nesilleri tehlikede türlerden. Fosil niteliği taşıyan türlerin Akdeniz’de en az on bin yıllık bir geçmişi var. Yılda sadece iki ile beş milimetre büyüyebiliyor. Yavaş gelişimleri nedeniyle hassas türler.
Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) Kırmızı Listesi’nde yer alan bu tür, 2022’de TÜDAV önerileriyle Türkiye’de yasal koruma altına alınmıştı.
Adalar karalardan farklı. İzole, çok özel ve narin ekosistemler. Öztürk, Gökçeada ve Bozcaada’nın ekolojik öneminin hala farkında olunmadığını söyledi.
Öztürk, Bozcaada ve civarında son dönemde artan kirlenme ve biyoçeşitlilik kaybı nedeniyle adanın aşağısındaki bölgenin Deniz Koruma Alanı (DKA) ilan edilmesi gerektiğini düşünüyor. Öztürk Türkiye’deki iklim değişikliğinin en iyi göstergelerinden birisinin bu mercanlar olduğunu anlattı.
‘Marmara Denizini koruyamazsak hiçbir yeri koruyamayız’
Marmara Denizi ‘derin bir küvet’e benzetilebilir. Bir uçta Karadeniz’den diğer uçta Ege’den az miktarda su giriş-çıkışı var. Dolayısıyla küvetin içindeki su akışıyla içerisi kolay kolay temizlenemiyor.
Bu ‘küvet’in etrafında 30 milyon insan yaşıyor. Hepsinin atığı, büyük oranda arıtılmadan, uzun borularla derine veriliyor (derin drenaj). İstanbul’un biyolojik arıtma oranı yüzde 50 civarında, diğer illerin önemli bir kısmında yok. Bu tesislerin yapılması ve çalıştırılması yüksek maliyet olarak görülüyor.
Normal koşullarda denizlerin etrafında kumsal ve toprak olur. Deniz üzerindeki kirliliği buraya bırakır. Marmara’nın etrafı çoğunlukla betonla çevrili olduğu için bunu da yapamıyor.
Etrafında yüksek ısıyla çalışan 10’dan fazla termik santral var. Neredeyse tamamı soğutma sistemi için denizi kullanıyor. Soğuk suyu çekiyor, sistemi soğutuyor, ısınan suyu tekrar denize bırakıyor. Bazı sanayi tesisleri de aynı soğutma yöntemini kullanıyor.
Bu nedenle diğer denizlere göre daha hızlı ısınıyor. Bu kirlilik ve ısı bir araya geldiğinde müsilaj kaçınılmaz oluyor. Şu anda yüzeyde görmesek de derinde müsilaj var.
Marmara Denizini koruyan akıntı sisteminin Gökçeada, Bozcaada ve Saros’dan geldiğini belirten Öztürk, bu bölgenin korunmasıyla denizin de korunabileceğini söyledi. Bu müsilajı bitiremezse azaltabilir. Çünkü akıntı oksijen taşıyor.
Öztürk, Türkiye’nin iç denizi olan Marmara Denizi’nin korunmasının çok önemli olduğunu vurguladı: “Marmara Denizini koruyamazsak hiçbir yeri koruyamayız. Genel kural ‘kirleten öder’. Biz kirlettik, biz ödeyeceğiz. Gelecek sene büyük bir Marmara Denizi kampanyasına başlayacağız.”
‘Kaçak balıkçılık daha sıkı denetlenmeli’
Balıkçıların kaçak avlanırken arkalarında bıraktığı ağlara ‘hayat ağlar’ deniyor. Denizin altı bunlarla dolu. Oradaki yaşamı tehdit ediyor.
Öztürk “Yasa dışı balıkçılık iyi denetlenirse hayalet ağ olmaz. İstanbul Boğazında bile var. Çok etkin kamu güvenliği ve denetimi gerekiyor. Bu iş çıkarmakla bitmeyecek, denetlenmesi lazım. Marmara denizinde trol avcılığı da yıllarca yasak ama trol tekneleri geziyor” dedi.

Öztürk hayalet ağların çıkarılmasıyla ilgili gerçekçi hedefler koymuş:
“Dalarak ve vinç sistemiyle yapacağımız işler var. Bütün Marmara’daki hayalet ağlarını çıkaracağız diye iddialı değiliz. Çünkü 500 metre de var, 200, 100 metrede de. Bizim planımız 200 metreye ulaşmak.
Ulaşılmayacak hedefler koyup daha sonra ‘Pardon’ demek istemiyoruz. Mütevazi başlıyoruz ama üstüne çıkıyoruz ve yaptığımız işten mutlu oluyoruz.”

‘Deniz ekosisteminin iklim değişikliğiyle mücadelede rolü büyük’
Türkiye İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Suat Sözen üç tarafı denizlerle çevrili ve bir iç denize sahip bir ülke olarak denizlerimizi korumanın önemli gündemlerden biri olması gerektiğini hatırlattı.
Sözen bu konuyu görev ve dert edindiklerini, sorumluluk aldıklarını ancak tek başına hiçbir kurumun kurtaramayacağını ifade etti: “Denizleri tek başına hiçbir kurum kurtaramaz. Kurumların konuyu iletişim kaygısıyla değil, sorumlu kurumsal vatandaş kimliğiyle ele alması çok kıymetli. Ama tek bir kurum ya da birkaç kurumun çabalarının yeterli olmayacağı bir mesele bu.

Merkezi ve yerel yönetimlerden özel sektöre, sivil toplumdan bireylere kadar herkes çözümün bir parçası. Bu konu ancak toplumsal bir mesele olarak ele alındığında, toplum harekete geçip devlet bunun öncüsü olduğunda çözüm üretilebilir.
Hatta bazen bir ülke, bir devlet bile tek başına meseleyi çözemez. Örneğin, Akdeniz’de bir problem olsa, Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin çözümün bir parçası olması, hepsinin kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmesi, gerekir. Denizlerimizle ilgili sorunlara da bu bakış açısıyla bakılması gerekir.”