
ŞULE TÜRKER
suleturker34@gmail.com
@suleturker34
Türkiye’nin ilk hip hop müzikali ‘Bacha Posh’ ile ilk ‘drag queen’ tiyatro oyunu ‘Kırmızı Lamba’da, kariyerine Amerika’da caz sanatçısı olarak başlayan, on yıl yurtdışında çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönen, son üç yıldır da Londra’da yaşayan Onur Yüce’nin imzası bulunuyor. İki müzikal aynı zamanda Yüce’nin Londra Üniversitesi’nde devam eden ‘Ortadoğu’da cinsel kimlikler’ başlıklı doktora tezinin de konusu.
Onur Yüce’nin, kişiliğinin yanı sıra ‘Huysuz’ şovlarıyla da sevilen, iki yıl önce vefat eden Seyfi Dursunoğlu’ndan esinlenerek yazıp, müziklerini hazırladığı ve yönettiği ‘Kırmızı Lamba’nın başarılı oyuncusu ise sahne tutkusu nedeniyle mühendislik kariyerini rafa kaldıran genç bir isim, Çağıl Özdoğan.
İki müzikalin sahne hazırlıkları için bir süreliğine Ankara’ya gelen Onur Yüce ve geçtiğimiz Perşembe günü Tatbikat Sahnesi’nde bir kez daha izleyiciyle buluşan ‘Kırmızı Lamba’nın oyuncusu Çağıl Özdoğan’la konuştuk. Buyursunlar…
ONUR YÜCE
Türkiye’nin ilk hip hop müzikali ‘Bacha Posh’ ile tiyatro sahnesine gelen ilk drag queen hikayesi ‘Kırmızı Lamba’da sizin imzanız var. Aslında müzisyensiniz. Kariyeriniz nasıl ilerledi?

Üniversiteyi Boston’da -Berklee College of Music- saksafon üzerine okudum. Yedi sene yaşadığım Amerika’da caz müzisyenliği yaptım. Ardından üç sene de Barcelona’da, yine caz müzisyeni olarak çalıştım. 2010’da Türkiye’ye döndüm. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarında on sene görev yaptım, caz bölümünün kurulmasına yardımcı oldum. Bir taraftan da Devlet Tiyatrolarında sahnelenecek oyunların müziklerini yapmaya başladım.
Tatbikat Sahnesi oyunlarının bazılarında da sizin imzanız var?
Erdal Beşikçioğlu ile tanıştığımda Tatbikat Sahnesi için bir müzikal istiyordu. Bir rock müzikali yapalım diye karar kıldık; ‘Woyzeck Masalı’ fikri aklıma geldi (Georg Büchner’in yazdığı tiyatro oyunu). Metnini yazdım, besteledim. Epey ilgi gördü, ödüller aldı. Sonrasında müzikal yazmaya başladım. DT de farklı sahnelerde oynanmak üzere müzikaller istedi; toplamda 15 esere müzik yaptım. Tatbikat Sahnesi için de bazı eserlerin müziklerini hazırladım.
Son üç yıldır Londra’ya gidip geliyorsunuz, ne için?
Hem -yaklaşık on yıl yurtdışında yaşadığım için- geri dönmeyi istedim hem de artık kendi prodüksiyonlarımı yapmaya başlayıp yurtdışında sahnelemek istedim. Londra Üniversitesi’ne doktora için başvurdum, kabul ettiler; doktoranızı yapın bir yandan da bestecilik bölümünde ders verin dediler.
Doktora konunuz neydi?
Çok öznel bir alandı. Ortadoğu’da kimlikler üzerine yapılmış iki müzikal; yazıp bestelediğim ‘Kırmızı Lamba’ ve ‘Bacha Posh’. 2019’da başladı doktoram seneye Mayıs ayında bitecek.
Orada oyun sahnelediniz mi?
DT için uyarladığım -müzikal olarak düşündüğüm- repertuvara alınan ama sahnelenmesi uygun bulunmayan ‘Mankurt’ isimli oyunu götürdüm. Cengiz Aytmatov’un bir Türk öyküsü. Çinliler tarafından baskı gören Türk beyliklerinin bilinçlerinin nasıl yok edildiğine dair bir oyun. Bunun dünyada ilgi çekeceğini düşünüyordum ama öyle olmadı. Bana kimlikler üzerine düşünmem söylendi. Ne olabilir diye kafa yorarken Ortadoğu’da cinsel kimlikler üzerine çalışmaya karar verdim.
Yani kimlikler üzerine olan her iki oyununuz aynı zamanda doktora konunuz?
Evet. Kırmızı Lamba; bir erkek, yönelimleri sebebiyle kadın kimliği altında yaşamak isterse başına gelebilecekleri konu alıyor. Bacha Posh ise Afganistan ve Pakistan’da fenomen bir konuyu işliyor. Çok kızı olan ama erkek çocuğu olmayan babalar toplumsal baskı nedeniyle bir kızını evleneceği zamana kadar -adını değiştirir, saçını, kıyafetlerini ona göre seçer- erkek gibi yetiştirir. Evlendireceği kişiyi bulduğunda tekrar kız kimliğine sokar. Bacha Posh bunun üzerine bir müzikal; bir kadın Ortadoğu’da erkek kimliğinde yaşamak zorunda bırakılırsa ne olur?
Kırmızı Lamba’nın sırrı
Kırmızı Lamba, Seyfi Dursunoğlu’nun hayatından bir kesit değil ama ondan izler taşıyor değil mi?
Evet ve iyi ki bu soruyu sordunuz, çünkü çok ciddi yanlış anlaşılmalar var. Hatta öyle ki ‘transfobi’ eleştirisi dahi yapıldı! Seyfi Dursunoğlu’nun hayatından esinlenilmiştir -ruhu şadolsun, nurlarda yatsın- yani oradan yola çıkıldı. Dursunoğlu’nun -affına sığındım- gizli bir yolu vardır; kimse onun ne yöne yürüdüğünü bilmez, hiçbir şeyi açık etmemiştir. Küçük küçük izler bırakır; “param yoktu sahneye çıkacaktım, erkek olarak kimse iş vermedi ben de kadın kılığına girdim” der mesela. Bu yeterli bir açıklama mı? Hayır, bir giz, bir maske. Ben Seyfi Dursunoğlu’nun bu maskelerini çok beğendim. Tüm röportajlarını okudum, belgesellerini izledim, konuşmalarına baktım. Her birinde birbiriyle çelişkili açıklamalar var. Öyle zekice çelişkilendirmiş ki, hepsi birbirini yok ediyor, kısıtlıyor. Sonuçta bir barışıklık var mı yok mu bilmiyoruz. Kırmızı Lamba’da eleştiri aldığım yer tam da burası; “Transfobiye giden yol iyi niyet taşlarıyla örülmüştür” denildi. Ben eserimde Seyfi Dursunoğlu’nun bıraktığı maskelerin aynısını kullandım. Acaba bu kasten bıraktığım maskeler mi transfobi olarak görüldü? Eğer öyleyse, ben örnek aldığım yerden çıktığım için çok doğru bir yolu izlediğimi gösteriyor bu. Çünkü “ben şöyleyim, böyleyim” demeyen bir karakter bu. Bir maske arkasında yaşayan bir insanın hayatını anlatınca transfobik mi oldum? Ne kadar eksik bir bakış açısı! Bayrak taşımayan bir insanın anlatısı bu. Bunun da anlatılması lazım. Kırmızı Lamba’nın sırrı budur.
Oyunun adı neden Kırmızı Lamba?
Seyfi Dursunoğlu’nun baş ucunda bir kırmızı lambası vardı. “Bu benim kırmızı lambam, çok seviyorum bunu, bana huzur veriyor” diyordu. Oyunun adı da buradan geliyor.
‘Gözlemecide oynarsın artık’ dediler
Doktora konunuz da olan bu iki müzikali İngiltere’de sahnelemek gibi bir hedefiniz var mı?
Başlarda beni lokal bir sanatçı olarak görüyorlardı. Hatta bana, “sen oyununu burada gözlemecide oynatırsın” diyorlardı. Alınmadım, alışıktım bu tür tavırlara. Bacha Posh’u doktora tezim kapsamında sunduktan sonra üniversitede sahnelemek için istemeye başladılar.
Çağın Özdoğan ile yolunuz nasıl kesişti?
Kırmızı Lamba için seçmeler yaptık, yaklaşık bir buçuk ay sürdü, Çağıl da oraya katılanlar arasındaydı. Daha önce de müzikallerde oynamış, amatör bir oyuncuydu.
Amatör bir oyuncuyu böylesi iddialı bir müzikale seçmek riskli değil miydi?
Riskliydi, hepimiz -kendisi de dahil- çok korktuk. O eski hayatından sıkılmıştı, değişim arıyordu, aynı karakterimiz gibi. Yeteneğinin yanı sıra şeytan tüyü vardı ki, benim aradığım da öyle bir şeydi. Seçmelere DT oyuncuları da geldi, yakışıklısı, gey olanı da. Aradığım, Seyfi Dursunoğlu’nun tatlılığını da içinde barındıran birisiydi, o da Çağıl oldu. Cesurdu da. Seçmelere gelen oyunculara ilk sorduğum “jartiyer giyeceksiniz”di. Çok korkuyordum Ankara’da jartiyer giyecek oyuncu nasıl bulacağım diye. Mesele DT’den bir oyuncu geldi, çok yetenekli, “jartiyer şart mı” dedi, yani evet şart. Gönülsüzce tamam dedi. İş dans sahnelerine gelince, “hocam yani yaparım ama ben kıvırtmak istemiyorum” dedi ve gitti. Çağıl tatlılığı, iyi niyeti, sıcaklığıyla “jatiyer de giyerim, ne gerekiyorsa yaparım, hiç sorun değil” dedi. Onunla zorlu bir yola girdik.
Covid döneminde provalar güç olmadı mı?
Oldu tabi ama bir taraftan da amatör bir oyuncuyu eğitecek zamanımız oldu. Süreç içinde onun moralinin bozulduğu zamanlar oldu; “bunu yapabilecek miyim” diye sorguladığım oldu. Tiyatrodan, operadan destek veren büyüklerimiz, dostlarımız oldu. Evet bir risk aldık. Ama sonunda gelen yorumlar genelde şöyle; oyun çok iyi, oyuncu da çok iyi. Çağıl başardı yani.
Bacha Posh’da da aynısını yaşadık. Tiyatrocu hip hopçu ya da hip hopçu tiyatrocu yok. Önce tiyatrocularla başladık ama onların hip hop yapamadığı ortaya çıktı. Sonra hip hop yapan gençlerle çalıştık. Yine risk aldık, sağdan soldan kaşlar kalktı; nasıl olacak bu iş diye. Ama oldu. Tiyatro seven herkes bence bu müzikali görmeli. Doktoramın ikinci ayağı bu müzikal. Londra Üniversitesi’nde büyük alkış aldı. Tez İzleme Komitesi’nde alkış alınır mı, gerçekten şaşkınım. Bana oyun sahnelemek için gözlemeciyi layık gören insanlar alkışladılar üstelik.

Caz sanatçısı olarak çalışmalarınız bu süreçte devam etti mi?
Besteci, yazar, yönetmen kimliğimle ön plandayım artık. Eserlerin içerisinde saksafon yine var ama ben artık sahneye çıkan bir caz sanatçısı değilim. Daha çok yazarlık, bestecilik, yönetmenlik üzerine geliştiriyorum kendimi. Memnunum bu geçişten.
Bu iki müzikalle ilgili hedefiniz nedir?
Her iki müzikali de hak ettiği yerlere getirmek için kafa yoruyoruz. Öncelikli hedefimiz, ikisini de İstanbul ve Anadolu izleyicisiyle buluşturmak, aynı zamanda global turneye çıkarmak.
ÇAĞIL ÖZDOĞAN

Türkiye’de ilk drag queen tiyatro oyununun başrolündesin. Mühendislikten oyunculuğa geçişin nasıl oldu?
Annem, babam doktor ancak hep sanatla iç içelerdi, özellikle annem, müzikle ilgileniyor. Beni de sanatla barışık yetiştirdiler. 6 yaşımda Bilkent Üniversitesi’nde erken müzik eğitimi almaya başladım. TED mezunuyum. Her Türk genci gibi üniversite sınavına girdim; Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünü kazandım. Üniversitenin dördüncü senesinde Bilkent Müzikal Topluluğu ile tanıştım. Yaklaşık iki sene boyunca onlarla çeşitli Broadway müzikallerinden uyarlamalarda rol aldım. Müziğe aşinaydım zaten, oyunculuğum da bu sayede gelişti. Hatta sahne işlerine kendimi fazla kaptırdığım için derslerle dengeyi kuramadığımdan üniversite bir yıl uzadı. 2017’de mezun olunca ODTÜ Teknokent’te bir firmada çalışmaya başladım. Bu dönemde sahne işlerinden de vazgeçmedim. Bilkent Müzikal Topluluğu’ndaki bir oyunum dolayısıyla Ankara’da başka bir tiyatro topluluğu ile tanıştım, bir Broadway müzikalinin Türkçe çevirisini sergilemek istediklerini söylediler. ‘İlk Randevu’ idi oyunun adı, ilgimi çekti. O oyun başka bir kapı açtı; bir bar tiyatrosunda oynamaya başladım. Pandemi başlayana kadar hem mühendisliğe hem oyunculuğa devam ettim.
Pandemide ne değişti?
Kapanma nedeniyle sahne işleri iptal oldu. O sırada yine ODTÜ Teknokent’te başka bir firmada çalışmaya başlamıştım. Ofise gidemedik, evden çalışmaya başladık. Kendi adıma -hobi bile olsa- sanatsal aktivitelerde yer alamamak, boğulmuş, sıkılmış hissetmeme neden oldu. Yaptığım işi de giderek sevmemeye başladım, radikal bir karar alıp istifa ettim. Dedim ki, hayatımla ilgili ne yapmak istiyorum, buna bir karar vermem gerekiyor.
Şans eseri istifa etmemden üç gün sonra bir arkadaşım mesaj attı; Onur Ali Yüce bir müzikal bestelemiş oyuncu arıyor, düşünür müsün diye. Onur’la konuştuk. Seçmelere çağırdı. Müzikaldeki bazı parçaları söyledim, metinler okudum. İçime sinecek, beni çok heyecanlandıran bir proje olduğunu bu görüşmede anladım. Çocukluğumda özellikle büyük halam ile birlikte Huysuz Virjin’i çok izlerdim, hayrandım Seyfi Dursunoğlu’na. “Ben bunu yapacağım” dedim. Aslında çok büyük cesaretti, şu anda olsa aynı kararı verir miydim bilmiyorum.
Ailene bahsettiğinde tepkileri nasıl oldu?
Seçmelerden hemen sonra ailemle konuştum, bu konuda biraz zor bir süreç yaşadık. Çünkü çok haklı olarak “senin şu anda işin yok, para kazanmıyorsun” dediler. Türkiye gibi bir ortamda bunu yapabilmek aslında çok büyük bir lüks. “Şansımı denemek, bunu yapmak istiyorum. Ne olacağını görmek istiyorum” dedim. Ailem bana hem maddi hem manevi açıdan çok destek oldu. Yoksa bu süreç içerisinde var olamazdım zaten.
Bir hafta sonra Onur’dan haber geldi; “seninle çalışmak istiyorum” dedi. Yaklaşık 7-8 aylık bir prova süreci başladı. Pandemi nedeniyle çoğu zoom üzerinden oldu. Dramaturji, vokal açıdan Onur bana çok destek oldu, uzun süreli bir eğitim alma şansım oldu ondan.
Süreç ilerledikçe ‘ben ne yaptım, altından kalkabilecek miyim’ gibi sorgulaman oldu mu?
Kesinlikle. Öyle bir karaktere, ruha bürünmenin aslında ne kadar zor olabileceğini başta kestiremiyordum. Sadece çok hevesli bir oyuncu olarak girdim işe, nasıl yapabilirim, ne kadar daha iyi olur diye çabalıyordum. Çok eksikliklerim de vardı üstelik. Ama hem Seyfi Bey’in anısına saygı olarak gördüğüm bir oyundu, hem de kendi yeteneklerimi acaba nereye kadar zorlayabilirim, ‘ben neyim’i görebilmek için bunu yapmayı çok istedim. Yer yer başarısız hissettiğim zamanlar da oldu ama farklı şeyler deneyerek bunu yapabileceğimi gördüm, bu da motivasyon oldu.
Hazırlık süreci nasıl geçti, neler yapıldı?
Müzikal formatında olduğu için hazırlıklarımıza sahnede söyleyeceğim parçalarla başladık. Bu sırada ben Seyfi Bey’e ait ne varsa inceledim; onu farklı bir gözle dinledim, okudum. Şunun altını da çizmek isterim; canlandırdığım karakter Seyfi Dursunoğlu değil, onu temsil etmiyorum, onun hayat tecrübesinden parçalar içeriyor.
Çağıl olarak bu karakteri nasıl içselleştirebilirim, burada anlatılan hikaye nedir, bu çelişkiyi içlerinde nasıl barındırıyorlar ve bunu nasıl sanatsal bir şekilde dışarı aktarıyorlar, tüm bunları gözlemlemek için popüler olan başka drag queen şovları, özellikle Amerika’dakileri izledim.
Uzun, sancılı bir süreçti. Uzaktan çalışmak da tabi çok zorladı; odamda kamerayı açıp, o dar alanda dans etmeye çalışıyordum. ‘Galiba oluyor’ dediğim ilk an, kostüm, makyaj hazırlanıp sahne provası yaptığımız zamandı. Kendime aynada baktım ve ‘olacak galiba’ dedim.

Onur Yüce, ‘jartiyer giyecek oyuncu bulabilecek miyim’ diye endişe ettiğini, nitekim seçmelerde kostüm ve dans konusunda sıkıntı yaşadıklarını anlattı. Sen ise bunları hiç dert etmedin. Seni zorlayan ne oldu?
Vücut kıllarımı alma, jartiyer giyme, topuklu ayakkabı, makyaj bunlar işin en kolay kısmıydı benim için. Şöyle düşünmüştüm; oyunculuğu icra edeceksem bunları yapmalıyım. Ben orada bir duruşu, bir karakteri temsil ediyorum, onun dışında Çağıl ayrıdır, oradaki karakter ayrıdır. Benim için çok farklı bir deneyim olacağını hissettiğim için ‘neden olmasın’ diye direk atladım; jartiyer mi giyeceğim süper, topuklu ayakkabı mı tamam.
Benim için en zor olan kısmı metnin temsil ettiği olgu ve durumları içselleştirme, anlama üzerine oldu. Türkiye’de LGBT bireylerinin yaşadıkları zorluklar, şiddet altında varolma çabaları, insanların ne noktada bilgili, bilinçli olduğu… Bu sırada ben de bazı noktalarda yeterince bilgili olmadığımı fark ettim. Bunu anlamak, araştırmak, en zoruydu. Özünde kadın kılığına girip kadın karaktere bürünmenin altındaki varoluşsal çabayı anlamak.

Bir de peruk beni çok zorladı. Perukla sahneye çıktığım zaman allak bullak oldum. Çünkü toplu değil, uzun sarı bir saç, mikrofona dolanıyor, sağa sola döndüğümde, ani hareketler yaptığımda ağzıma giriyor. Bu nedenle peruğu oyunun bir bölümünde kullandık, ben de saçımı sahneye uygun renge boyattım, böyle bir çözüm bulduk.
Ailen, arkadaşların, oyuncuların da aralarında olduğu seyircinin karşısına ilk çıktığında neler hissettin?
Çok heyecanlıydım. Sahneye çıktım, 10 dakika sonra şarkı söylediğimi, bir de selam verdiğimi hatırlıyorum, arası kopuktu, yoktu! Annem babam odamda çalışırken görüyorlardı ama tabi tam olarak ne olduğunu o zaman gördüler. ‘Çocuk yapmış, başarmış’ dediklerini gördüm yüzlerinde. Arkadaşlarımdan, izleyicilerden, LGBT bireylerden tebrikler geldi. Bu kadar süreyi boşa harcamamış, riski boşuna almamışım dedirtecek çok güzel yorumlar aldım. Her yaştan izleyiciden duyduğum güzel eleştiriler, yorumlar, bu oyuna devam etmemi sağlayan en güzel motivasyonlardan birisi zaten.
Bu oyunun sendeki yeri, karşılığı ne oldu?
Seyfi Dursunoğlu’nun, ‘Huysuz’ karakterinde insanlara sataşması, kendine duyduğu o müthiş özgüven, her cümlesinden zeka fışkırması, kaliteli, rafine bir insan olduğunu görebiliyordunuz. Buna yaklaşabiliyor olmak, bunu başarıyor olmak, seyircilerle yaptığım atışmalardaki olumlu tepkiler, orada o karakterin verdiği özgürlük; “bana hiç bir şey olmaz, ben bu sahnedeyken siz bana hiçbir şey diyemezsiniz, ben dünyanın en güzel kadınıyım, buradayım, karşınızdayım, size bir hikaye anlatacağım, buyurunuz dinleyiniz” diyebilmek. Bu rolün, karakterin verdiği bu güç çok güzeldi. O varoluş çabasını bütün kalıplaşmış cinsel kimliklere inat sergileyebilmek çok özgürleştirici…
Bundan sonra kariyerin oyuncu olarak mı devam edecek?
Her ne kadar bu beni ruhsal açıdan çok ciddi tatmin etse de maalesef Türkiye bir oyuncunun sadece tiyatro ya da sahne işleri yaparak geçinebileceği bir ülke değil. Bu yüzden -altın bilezik denir ya- mühendislik diplomam benim için öyle. İleride eğer istediğim gibi yol alamazsam ya da bir yerden sonra “tamam bu güzel bir yolculuktu, kendimce bir şeyleri başardım, kanıtladım” diyebileceğim noktada en azından geri dönebileceğim bir güvencem var. Buna sahip olabilmek rahatlatıcı. Bu süreç aynı zamanda birkaç işi beraber götürebileceğimi de fark etmemi sağladı. Bu soruya şu anda net bir cevabım yok, çünkü yolculuğum sürüyor.