Bu üç rakam, ekonominin içine sıkıştığı yeni üçgeni gösteriyor: Yüksek enflasyon, pahalı finansman ve zayıflayan üretim.
Enflasyonu düşürmek için talebi baskılıyoruz. Talebi baskılamak için kredi maliyetlerini yüksek tutuyoruz. Ancak yüksek faiz yalnızca tüketimi değil; yatırımı, üretimi, istihdamı ve işletmelerin nakit akışını da baskılıyor. Sonuçta enflasyon yavaşlıyor ama ekonomi de yoruluyor.
Enflasyonla mücadelede sıkı para politikası gerekli; ancak tek başına yeterli değil. Para politikası frene basarken bütçe harcamaları, vergi düzenlemeleri ve kamu fiyatları gaza basarsa araç yavaşlamaz, yalnızca motor aşınır.
Türkiye’nin talebi baskılayan modelden üretim kapasitesini artıran bir modele geçmesi gerekiyor. Bunun için her sektöre ucuz kredi dağıtmak yerine ihracat, enerji verimliliği, dijitalleşme, ithal ikamesi ve ölçülebilir verimlilik artışı sağlayan yatırımlar seçici biçimde desteklenmeli.
Şirketler açısından da yeni dönemin reçetesi nettir: Daha düşük stok, daha hızlı tahsilat, daha kısa nakit dönüş süresi, döviz riskinin sınırlandırılması ve kârsız cirodan vazgeçilmesi. Çünkü yüksek faiz ortamında satış yapmak yetmez; sattığını tahsil etmek ve tahsil ettiği parayla finansman maliyetinin üzerinde getiri üretmek gerekir.
Türkiye’nin asıl sorunu yalnızca yüzde 31,5 enflasyon değildir. Yüzde 63 krediyle üretim yapmaya çalışan, buna rağmen sanayi üretimi gerileyen bir ekonomik yapıdır.