Şenol Kaluç: MESEM'lerin itibarsızlaştırılması doğru değil

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Daha birkaç ay öncesine kadar Ahmet Minguzi cinayeti üzerinden “Bunlar çocuk değil!” diye kıyamet koparanlar bu kıyameti niçin kopardıklarını unutup MESEM’ler hakkında maksadı aşan sert eleştiriler getiriyor.

Eleştirilerin bir kısmı fazlası ile haklı ama bu haklılık MESEM düşmanlığını haklı kılmıyor. MESEM’lerdeki öğrencilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, öğrencilerin sosyal haklarının korunması, bu eğitimlerin denetlenmesi vb. talepler sonuna kadar haklı ama MESEM’in artıları göz ardı edilerek sadece “Çocuklar çocukluklarını yaşayamıyor”, “Çocuk işçiler sömürülüyor” vs. diyerek MESEM’lerin itibarsızlaştırılması hiç de doğru değil.

Meslek öğrenmek için üniversiteyi beklemenin bugün bizi getirdiği nokta ortada iken ve işsizlik oranının en fazla yüksek eğitimliler arasında olduğu bilinirken MESEM kötülük kaynağıdır demek ne kadar mantıklı?

MESEM’lere getirilen itirazlar maalesef tipik Türk yaklaşımı ile aşırı duygusallık yüklü. Fırsat eşitliği, eğitimin gerekliliği, çocuk işçiliği vs. adı altında sert eleştiriler getirirken hayata kalesinde birçok golle başlayan milyonlarca çocuğun daha da kötü şartlara mahkum edilmesine sebep olduğumuzu göremiyoruz. Halbuki tabanda o bahsettikleri tepki aslında yok. İnsanlar çocuklarının bir an önce bir meslek sahibi olmasını ve ayakları üstünde durabilmelerini istiyor ve bıraksak birçok çocuk da bunun farkında…

İtiraz sahipleri bu tavırları ile okulda geçirilen süre uzadıkça pek çok insanın hayat boyu ezilmeye mahkûm olacağı gerçeğini görmek istemiyor. Bugün bileklerinde eskileri deyimi ile altın bilezik olmayan binlerce insan asgari ücretle geçinmeye çalışıyor. Halbuki zamanında mesleki eğitim alabilseler ve nitelikli iş gücüne katılabilselerdi çok daha iyi şartlarda yaşayabilirlerdi.

Şenol Kaluç’un yazısı