Dünya nüfusu hızla yaşlanırken, paralel olarak “yaşçılık” (ageism) ve yaşa dayalı ayrımcılık kaygı verici oranda artıyor. Özellikle 2020–2022 yıllarında yaşanan COVID-19 pandemisi, yaşlı nüfusa yönelik tabuların, önyargıların ve hak ihlallerinin çarpıcı bir şekilde ortaya çıktığı bir dönem oldu.
Yaşlıların içsel olarak yaşadıkları deneyimler yalnızlık, istihdamdan çekilme, değişen bakım ihtiyaçları ve toplumsal değer algılarındaki dönüşüm hem bireysel hem toplumsal düzeyde yeni sorunlar, sorumluluklar ve çözüm arayışlarını da beraberinde getiriyor. Ancak yaşlılar halen hak sahibi bireyler olarak değil, yaşları nedeniyle yardımın nesneleri olarak görülüyor.
Bu doğrultuda, yaşlılık kavramını yalnızca bir biyolojik süreç olarak değil, toplumsal katılım, değer üretimi ve hak temelli bir perspektiften de ele alarak yaşlıların konumunu, karşılaştıkları zorlukları ve bu alandaki politika ihtiyaçlarını kesişimsel olarak değerlendirmek gerekiyor.
Yaşlılık aynı zamanda toplumsal cinsiyet açısından da kesişen bir eşitsizlik eksenidir. Kadın ve erkek yaşlıların karşılaştığı zorluklar ve ihtiyaçlar önemli ölçüde farklılık gösterir.
Bu yüzden politika oluştururken toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve yaş̧ ayrımcılığı gibi dinamiklerin ”kesişimsel” bir yaklaşım ile ele alınması gerekir.
Hızla değişen, dönüşen ve dijitalleşen dünyanın yaşlı nüfusa da hazırlanması gerekiyor. Toplumsal değişim ve etkin katılım için dijital okuryazarlık dahil olmak üzere yaşam boyu öğrenme fırsatlarının yaygınlaştırılması; Medyada yaşlıların ve özellikle kadınların teknolojiyle uyumlu, üretken ve güçlü temsillerinin desteklenmesi gibi birçok etkenin yanı sıra kuşaklararası işbirliğinin güçlendirilmesi ve gençler ile yaşlıların teknolojiyi birlikte öğrenip üretmesine alan açılması hayati bir önem taşıyor.