
PELİN YENİGÜN DİLEK
Ekonomi gündemimiz çok uzun bir zamandır finansal piyasalar ve para politikasındaki göstergelerden oluşuyor. Seçim sonrasıyla ilgili senaryo çalışmaları da ağırlıklı olarak faiz seviyesi ve TL’nin değeri üzerinden tartışılıyor. Yani finansal piyasaların meselesi, TL’yi kimin, nasıl kurtaracağı.
Seçim sonrası için uluslararası bankaların ağırlıklı görüşü, para politikası değişse bile TL’nin değer kaybedeceği yönünde. Bu senaryonun başlıca dayanakları, Merkez Bankası’nın döviz ve altın rezerv seviyelerindeki düşüş, ithalat ve cari işlemler açığındaki artış ve kredilerdeki yükseliş.
Finansal piyasalar, mevcut durumu eldeki stok ve girilen seviyeden kar ve zarar üzerinden değerlendirir. Para politikası değişse bile, yani faizlerin arttığı bir ortamda bile TL’nin tarihsel olarak son 30 yılın en düşük seviyesinde seyretmesi veya şu anda Türkiye’nin Hazine bonoları ve tahvillerinde yabancı yatırımcı ağırlığının tarihin en düşük noktasında bulunması, stratejist gözünden çok da ön plana çıkmıyor. TL’nin son 18 ayda yüzde 20 civarında değer kazanması ve MB’nin rezervlerinin azalması daha fazla değerlendirmeye alınıyor.
Neye bakmalıyız?
Pazartesi sabahından itibaren finansal piyasalarla ilgili olarak bakmamız gereken şu: Seçimi kazanan taraf para politikasını hangi hızda ve vadede normalleştirecek ve nasıl bir kadro oluşturacak? Çünkü para politikasının yapıcı ve uygulayıcısı Merkez Bankası’nın kredibilitesinin toparlanıp toparlanmayacağını bu iki sorunun yanıtı belirleyecek. Ancak ondan sonra enflasyonun düşürülme hız tercihine göre bir faiz politikasından ve buna bağlı olarak da TL’nin olası seviyesinden bahsedebiliriz.
Kredibilitesi yüksek bir Merkez Bankası, beklenen enflasyonu düşürebilir. Eğer TL’nin beklenen enflasyona göre reel faizi mevcut eksi yüzde 30 seviyelerinden sıfıra doğru hızla yaklaşırsa, TL’nin tarihi olarak en değersiz seviyesinde olduğu da hatırlanmaya ve fiyatlanmaya başlayacak. O zaman da TL’de şimdi olduğu gibi nominal seviye tahminleri değil, reel seviye tahminleri duymaya başlarız.
Ekonominin meselesi farklı
Ekonominin meselesi bir ülkede mal ve hizmetlerin kısıtlı kaynaklarla nasıl üretildiği, tüketildiği ve dağıtıldığıyla ilgilidir. Bu kaynakların dağıtımıyla ilgili siyaset mekanizması işler. Yönetime talip olanlar dağıtıma ilişkin vaatlerini seçmenlere kabul ettirmeye çalışırlar. O yüzden genelde kaynakların dağıtımıyla ilgili sözleri, seçim öncesi dönemde duyarız.
Türkiye’de de 14 Mayıs öncesi, bu kaynakların dağıtımıyla ilgili cömertçe sözlerin verildiği ve hatta uygulamaya konduğu bir dönem olarak kayda geçti: EYT meselesinin halledilmesi, bir aylık doğalgaz faturalarının devlet tarafında karşılanması, asgari ücrete, kamu işçisi maaşlarına zam vs.
Ağırlıklı olarak hane halklarını ve dar gelirlileri hedefleyen bu hamleler, son dört yılda iyice bozulan gelir adaletsizliğini seçimlerden önce bir parça da olsa düzeltmeyi amaçlıyor. Muhtemelen, seçimlerden sonra vergi politikalarındaki ayarlamalarla hem seçim vaatlerinin finansmanı sağlanacak hem de bozulan gelir adaletsizliği kalıcı olarak telafi edilmeye çalışılacak.
Ne yapabiliriz?
Vatandaşlar olarak doğru ekonomik politikaların uygulanması için dört beş yılda bir verdiğimiz oy dışında, bir etki yaratamaz mıyız?
Para politikası kadar ilgi çekmeyen, fakat bireylerin daha fazla katılımcı olabileceği alan aslında kamu bütçeleri; yani kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığının belirlendiği planlar.
Son yıllarda, birçok ülkede kamu kaynaklarının kullanımında siyasilerin ayrıcalıklarını kısıtlayan, vatandaşın bütçe planlama sürecinin farklı aşamalarına katılımını sağlayan yaklaşımlar uygulanmaya başladı.
Katılımcı bütçe süreci olarak da adlandırılan bu süreç, ekonomideki özgürlük alanını siyasilerin politika yapma kapasitesi olarak belirlemeyi kabul etmiyor ve vatandaşların karar vericilerin alanına girmesine olanak sağlıyor. Böylece kamu gelir ve harcamalarının kalitesi, toplumun farklı kesimleri açısından yarattığı sonuçlar sivil toplum ya da bireyler tarafından daha fazla sorgulanabiliyor. Bütçenin planlanması, mecliste onaylanması, hükümet ve belediyeler tarafından uygulanması ve kamu kurumları tarafından denetlenmesi aşamalarında vatandaşlar da rol alabiliyor.
Türkiye’de bütçeye sivil katılımım yok; Güney Kore ve Yeni Zelanda iyi örnekler
Bu bütçe anlayışının uygulanabilmesi için kamunun yer açması kadar, vatandaşların bunu talep etmesi de önemli.
International Budget adlı uluslararası bir kuruluş, 120 ülkede bütçenin ne kadar halkın katılımına açık olduğunu ölçüyor. Bütün dünyada gelişime açık bir alan bu; fakat en iyi skoru alan Güney Kore’de, 2007’den beri vatandaşların bütçe harcamalarına ilişkin israf şikayetlerini bildirebilmesi ve bütçe kaynaklarından tasarruf etmek için yaratıcı yollar önerebilmesi için bir sistem oluşturulmuş. Böylece katılımcı bütçenin uygulaması başlamış. Sistem, bir süredir yerel yönetimler tarafından da uygulanıyor.
Bütçe harcamalarını bakanlıkların işlevlerine göre değil, tematik önceliklerine göre belirleyen Yeni Zelanda bu alanda bir başka iyi örnek. Ülkede bütçe verilerinin vatandaşların anlık oy tercihlerini yapabileceği kadar sadeleştirildiği öncü uygulamalar var.
Türkiye’ye gelince…
Bütçenin planlaması, onaylanması, uygulanması ve denetlenmesi gibi dört farklı aşamada yurttaş katılımı yok. Bütçe önceden duyurulup Meclis’te tartışmaya açılmasına rağmen vatandaşlar herhangi bir aşamada sürece dahil değil. Bu nedenle Türkiye’nin katılımcı bütçe skoru 0 (sıfır).

Dolarla ilgilendiğimiz kadar kaynakların dağıtımıyla da ilgilensek
Kamu bütçeleri, katılımcı ve adil demokrasinin ekonomik bilançosu olarak görülebilir. Hükümetlerin ekonomideki görevi, herkes için tanımlı ortak ekonomi hareket alanı yaratmak ise tanımlı ortak alan için vatandaşlar karar alma süreçlerine dahil olmak durumunda.
Sadece cebimizi değil, asıl özgürlük alanımızı belirlediği için her bin ekonomik karar dört beş yıllığına yetkililere bırakılmayacak kadar önemli. Seçimden seçime kaynakların dağıtımında söz sahibi olmak artık yetmiyor; siyasilerin vatandaşların katılımıyla her an yönlendirilmeye ve denetlenmeye ihtiyacı var. Doğru sinyallerin gitmesi için ve yanlış politikaların önlenmesi için, dört beş yıllık seçim süreçleri çok hantal ve maliyetli.
Benim beklentim
Seçimler öncesi bu son yazıyı yeni dönemde kendi ekonomik beklentimi yazarak bitireyim.
Kamu kaynaklarının kullanımında, sivil katılımı artırarak demokratik hakların kullanılması, diğer başarılı ülke örneklerinde olduğu gibi teşvik edilmeli. Eğer siyaset mekanizması ve politika yapıcılar, doğru sinyalleri daha sık, daha ısrarlı duyarsa ve denetlenirlerse ekonomi de kur da hak ettiği yere gelecektir.
Gelecek nesillere finansal, çevresel ve sosyal borçlar bırakmamak için, kaynak kullanımında sivil katılımın arttığı bir Türkiye ekonomisi dileğiyle…