Artık bir eşiğin gerisindeyiz. Bugün yaşadıklarımızı ‘insan hakları ihlali’ olarak adlandırmak bile meseleyi hafifletiyor. Çünkü ortada ihlal edilecek bir norm bırakılmıyor. İnsan hakları, tek tek çiğnenmiyor; toplam olarak hayatımızdan çıkarılıyor. Birbirinden uzak coğrafyalar, farklı diller, başka bayraklar… Ama aynı cümle: ‘Güvenlik gerekçesiyle’.
Rojava’da yaşananlar bunun en çıplak örneği. Hastanelere ilaç girmiyor, elektrik yok, sağlık emekçileri çalışamaz hale getiriliyor. Sağlık hakkı açıkça ihlal edilmiyor belki; daha ‘zarif’ bir yöntemle anlamsızlaştırılıyor. Aynı anda, dünyanın öte yanında, Minneapolis’te göçmenler vuruluyor. Göçmenlik statüsü, insan olmanın önüne geçiriliyor.
Bütün bu örnekleri bir araya getiren şey, keyfilik değil. Tam tersine, yeni bir sistematik var: Haklar evrensel olmaktan çıkarılıyor. Koşula bağlanıyor. Askıya alınabilir kılınıyor. Ve sonunda, gereksiz ilan ediliyor. Bugün insan hakları, devletlerin uyması gereken bağlayıcı ilkeler değil; devletlerin uygun gördüğünde hatırladığı, uygun görmediğinde unuttuğu süs cümlelerine indirgenmiş durumda. ‘Güvenlik’, ‘milli çıkar’, ‘kamu düzeni’ gibi kelimelerle hakların üzeri örtülüyor.
Bu yüzden bu yazı bir tespit metni değil, bir uyarıdır. İnsan hakları savunusu, artık soyut bir etik mesele değil; hayatta kalma meselesidir. Buradan bir çağrı yapmak gerekiyor:
Normalleşmeyin. Alışmayın. “Her yerde oluyor” demeyin. Haklar geri çekildikçe değil, ısrar edildikçe var olur.