Henüz 2026’nın afyonu patlamadığına göre bu hafta da sanat dünyasının nereye gittiğini analiz etmekte fayda var.
Biliyorum ki sanatın daha çok hızlı tüketicisi konumundaki okurların keyif sınırlarını zorluyor bu yazılar… Ancak okurumla şunu paylaşmak isterim; bütün diğer kolay okunan değerlendirmelerin altyapısında, bu analizlerin sonucu var.
Eğer bir bakış açısı üretirseniz nesnel bir gerçekliğiniz olur.
O zaman da toplumsal bağlamından kopartılmış, uzayda asılı gibi duran işleri yemezsiniz!
Biraz kaba oldu.
Sanat yazısına hiç yakışmadı da… Haklısınız ama yedirmeye çalışmak yakışıyor mu?
Neyse derdim sergi listesi yapmak değil, sanatın iktidarının son 50 yılda nereden nereye savrulduğunu göstermek.
1970’lerde müzeler hala kutsal mekanlar gibi sunuluyordu. Müze gezmek ikonik bir eğlenceydi.
O yıllarda görkemli müzeler diyarı Amerika’da bir şey fark edildi.
Büyük müzelerin sponsorları, aynı zamanda savaş, petrol ve finans dünyasının merkezindeydi. Kara olmasa da kirli bir paraydı…
Bunu ilk açık eden örneklerden biri Museum of Modern Art (MoMA) çevresinde dönen sponsor tartışmalarıydı. Resmî bir skandal yoktu. Ama kulisteki dedikodu şuydu: Bu duvarlar beyaz ama paranın rengi ne?
Bu, sanat dünyasında büyük bir etik dedikoduydu. Ve bugünün sponsor boykotlarının atasıdır.
1980’lerde sergiler değişti. Ama asıl değişen ve değiştiren kişi küratördü.
Bu dönemin dünya çapında kırılma anı, Harald Szeemann ismiyle somutlaşıyordu.
2005’te kaybettiğimiz sanat tarihçisi sanat dünyasına bağımsız küratör fikrini taşıdı.
Sergi artık sadece eserlerin toplamı değildi. Bir metindi. Eleştirmenlerin dedikodusu ise şuydu: Sanatçılar mı konuşuyor, yoksa onlar adına küratör mü konuşuyor?
Küratör egolarının portakal rengi olduğu bir zamandı. Yeni dünya düzeniyle birlikte, sanatın da bir hayli politikmiş gibi yaptığı bir dönemdi. Kimlik ve temsil kavramları arasından İstanbul Bienali’ni yeni deneyimlediğimiz günler…
Kulislerin dedikodusu şuydu: Bu işler kimin için?
Bu soru sadece Türkiye’ye ait değildi. Dünyada da kimlik sergileri için aynı cümle kuruldu: Temsil mi bu, yoksa küratörün vitrin mi? Unutmadan, tartışma halen devam ediyor.
Milenyum sonrası dünya değişti. Sanat da…
Performans kavramı ön plana çıktı. Müzeler bile sergi alanı olmaktan çıkıp deneyim alanı olmaya başladı.
Tabii ki performansın risk olarak algılanması gecikmedi.
Kontrol dışıydı. Türkiye’de biz İstanbul Modern‘le dönemi karşılıyorduk. Yıl 2004 olmuştu.
Bu kez soru, bağımsız sanatın nasıl ehlileştirileceğiydi?
Bugün alternatif mekânların hâlâ hayatta kalma mücadelesi vermesinin nedeni burada yatıyor sanırım.
2010’lu yıllar marka dünyasıydı. Marka vaadi, marka kimliği, marka yaratımı önce endüstriyel üretimde pazarlamanın bütün kurallarını değiştirmişti. Ardından sanat üretiminde varlığını gösterdi.
Ve sanatçının ismi eserin önüne geçti.
Ekonominin nesnel gerçeği ile sanatın dönemsel simgeleri paralel mi gider? Evet, biri sistemin kurallarını diğeri toplumun tepkilerini düzenler.
Dünya ölçeğinde İngiliz sanatçı Damien Hirst dönemin sembolü oldu.
Kendi işlerini doğrudan müzayede salonunda satmaktan Saatchi reklam ajansıyla balonunu büyütmeye kadar birçok yeni (!) uygulamayı sanat dünyasına taşıdı.
Zihinlere ve gözlere perde indi. Marka kavramı, gerçek değerin önüne geçti.
Dönemin felaketi, satılmayan markalar oldu.
Ardından bizde pek sarsıcı olmasa dünyada #MeToo dalgasının yayıldığı dönem geldi.
Dedikodu kulislerinde “Büyük sanatçıdır ama zor insandır” cümlesiyle anlatılan çirkinlikler ifşa oldu! Cinsel taciz ve saldırıya uğramış kişilerin “Yalnız değilsin” diyerek deneyimlerini paylaşmasını sağlayan bir hareketti.
İsmini, 2006’da ABD’de aktivist Tarana Burke’ün başlattığı çalışmadan alıyordu, 2017’de küresel bir dalgaya dönüştü.
Ekim 2017’de Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein hakkında ardı ardına ifşalar geldi.
Bu ifşalar, yalnızca bireysel suçları değil şunu gösterdi: Bu insanlar yalnız değildi. Sistem her şeyi biliyordu!
İki suçlu vardı. Suçu işleyen ve görmezden gelen.
Birileri engelleniyor! Başka birilerinin de önü açılıyordu! Neler pahasına olduğunu bilenler sustuğu için…
Siz biliyorsunuz bu hikayeleri yahu!
Bazıları bir gecede yok oldu. Bazıları ifşa edilmediyse de davet edilmemeye başladı.
Neyse ki pandemi geldi de 2020’de, NFT travmasıyla evlere kapandık. Milyarlarca doların ortada uçuştuğu günlerde “Sürdürülebilir değil” demiştik.
Çünkü uçurulmak istenen ayrı bir balon vardı. Ve yemek istememiştik!
Son iki yıl.
2024-2025 yılları.
Artık hayatın boyasının döküldüğü yıllar oldu.
İnsanlığa verilen hiçbir vaat gerçekleşmedi.
Yalnızca hayal kırıklığıyla kaldık.
Ve sanat ucuz bir fermuar gibi ortadan ikiye ayrıldı.
Bir tarafta süfli, küf kokan, kara paranın aklanmasına yönelik abuk sabuk işler, saçma prodüksiyonlar, insanların eve ne uğruna ekmek götürdüğünü görmek istemediği, parçası olmaktan utandığı bir sanat piyasası, niteliğine bakmadan her şeyden sebeplenmeye çalışanlar; diğer tarafta anlamlı üretimler ve değerler…
Bu dönemin en net örneği, Deborah de Robertis oldu belki de…
Müzelerde yaptığı performanslar yasaklandı. Ama yazılı yasak yoktu.
Bugünün sansürü yer bulamamak. Bu, en sessiz ve en etkili biçim… Pazarda yoksan, yoksun!
Sergiler kapandı. Sergiler açıldı.
Kataloglar sarardı. Bazı isimler çoktan unutuldu. Yeni markalar yaratıldı. “Sanat piyasasının kurallarını ben koyarım” diyenlerin kirli öyküleri kapı altlarından servis edildi.
Sanat tarihi yeniden yazılacak. Belki önce duvarlardan başlanacak… Ama gerçek hikâye anlatılmayanlarda yaşayacak. Yalnızca pazar yapıcıların değil sanatçının da özgürlüğü mesele…
Biz o hikâyeye şahit olanlarız ve tam da bu nedenle farklı bakıyoruz.
Not: Kitaplar birikti masamın üzerinde… Gelecek yazı için iki kitap geliyor; biri Melida Tüzünoğlu’ndan Her Şey Konuşacak, diğeri Yasmin Zaher’den Bozuk Para. Dilerim ki ikisi de size anlatacağım kadar keyifli olsun.