Diplomasinin yerini giderek kaba kuvvet dili aldı. Donald Trump tarzı üslup, yalnızca kişisel bir siyaset biçimi değil; otoriter rejimlerin ortak dili ve yönetim kültürü hâline geldi.
Uluslararası düzen aşınırken, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında kurulan kurumlar, özellikle Birleşmiş Milletler, uzun süredir etkisizleşmiş durumda.
2003 Irak işgalinde tanık olduğumuz “önce yalan propaganda, sonra işgal” pratiği artık istisna değil, sistematik bir yönteme dönüştü.
Filistin’deki katliamı dünya halklarına adeta canlı yayınlar eşliğinde izleten bu küresel düzen; Küba’yı tehdit ederek, İran’a müdahale çağrıları yaparak, Latin Amerika ülkelerine baskı uygulayarak ve ticaret savaşlarını derinleştirerek insanlığa ağır bedeller ödetiyor.
Günümüz kapitalist sistemi, yalnızca konjonktürel dalgalanmalarla açıklanamayacak ölçüde yapısal bir kriz sürecinden geçmekte. Bu kriz ekonomik, siyasal ve ahlaki boyutlarıyla bütünlüklü bir çözülmeye işaret ediyor.
Ancak bu çözülme, henüz alternatif bir küresel düzenin kurumsallaşması anlamına gelmiyor. Antonio Gramsci’nin ifadesiyle, “eski dünya ölürken yenisi doğmakta zorlanmakta; bu ara dönemde çeşitli canavarlar ortaya çıkmaktadır.”
Bu bağlamda kriz küreseldir; fakat alternatif henüz örgütlü değildir.