Mağduriyetler arasında görünmez bir hiyerarşi vardır. Bazı acılar kamusal olarak tanınır, bazıları ise tarihsel olarak geri planda bırakılır. Örneğin Nazi döneminde Yahudilere yapılan zulüm bugün açık biçimde kabul edilen, inkâr edilmesi neredeyse imkânsız bir tarihsel felaket olarak görülür.
Fakat aynı dönemde zorla kısırlaştırılan insanların bedenlerine rızaları dışında yapılan müdahaleler ya da Romanların yaşadığı zulüm çoğu zaman aynı düzeyde konuşulmaz. Bunlar da mağduriyettir, bunlar da insanlık dışı uygulamalardır; fakat kolektif hafızada daha az yer bulurlar.
Demek ki bir acının gerçek olması, onun aynı zamanda görünür ve kabul edilir olacağı anlamına gelmeyebiliyor.
Mağdur yarasını hemen gösterirse “abartıyor” denir; göstermezse, aradan zaman geçtikten sonra söylediğinde bu defa “Neden şimdi?” diye sorulur. Yani mağdurdan hem sessiz, ölçülü, mağrur ve alçakgönüllü olması beklenir; hem de acısını zamanında, kanıtlanabilir ve kuşkuya yer bırakmayacak biçimde dile getirmesi istenir. Bu neredeyse imkânsız bir beklentidir.
Sessiz mağdur bizim için daha kolaydır. Yaralı ama talepkâr olmayan mağdur daha kabul edilebilirdir. Acı çekmiş ama hesap sormayan, incinmiş ama bizi sorumluluğa çağırmayan, kaybetmiş ama kaybını kamusal bir mesele hâline getirmeyen mağdura daha rahat yakınlık duyarız.
Fakat mağdur kendi yarasını açıkça gösterdiğinde, bunun görülmesini, tanınmasını ve kabul edilmesini istediğinde birden itici bulunabilir. Çünkü o artık yalnızca acı çeken biri değildir; tanıklık talep eden biridir. Bizi merhamete değil, yüzleşmeye çağırır.
Merhamet eden kişi kendisini hâlâ üstün bir yerde tutabilir; ama yüzleşen kişi kendi konforundan, kendi masumiyet duygusundan ve kendi inkârından vazgeçmek zorunda kalır. Bu yüzden mağdurun ısrarı çoğu zaman mağdurun acısından daha fazla öfke uyandırır.
Belki de asıl mesele şudur: Biz mağduru çoğu zaman ancak bizim üstünlüğümüzü bozmadığı sürece kabul ediyoruz.