Faşist özneyi anlamak, onun ruhsal düzeneklerini çözmek demektir. Örneğin bir Alman’ın kendisini üstün ırka ait hissetmesi, sadece bir övünme biçimi değildir; aynı zamanda bir dizi psikolojik işlev taşır: Kifayetsizlik duygusunu bastırır, birey, kendi yetersizliklerini görmez; onları “ırksal büyüklük” perdesiyle kapatır, gerçek başarıya gerek kalmadan başarı hissi üretir. Ve somut bir üretim ya da performans olmadan, yalnızca kimlik üzerinden bir üstünlük duygusu yaşanır.
Başka bir mesele de bu tür faşist söylemlerin kitleyi çocuklaştırmasıdır. Üstünlük, düşünmeyi, sorgulamayı, hak etmeyi gerektirmez; tıpkı çocuğun ailesinin başarısıyla övünmesi gibi, birey de “ırkın” başarısıyla övünür.
Faşizmin en büyük tahribatlarından biri, şiddet ile hoşgörü arasındaki mesafeyi yok etmesidir. Şiddet, yavaş yavaş meşrulaşır. Irkçı anlatılarda dinlerdeki gibi bir “altın çağ” fantezisi vardır: Gelecek, geçmişin bir taklidi olarak sunulur. Yani gelecek inşa edilmez; geçmiş geri çağrılır. Bu, psikoanalitik düzeyde toplumsal bir regresyon — çocuksu, idealize edilmiş, tarihsel olmayan bir “bütünlük” fantezisidir.
Faşizm ayartıcıdır ve kaçınılmaz bir ilgi doğurur. Rızayı satın alır. Kadrolaşma, yandaş yaratma, kamu kaynaklarını belirli gruplara dağıtma, insanların mallarına çökme, mülksüzleştirme… Faşizm yalnızca şiddetle değil; aynı zamanda insanların zaafları, beklentileri ve çıkar ilişkileri üzerinden kendine alan açar. Yani faşizm bir tedarik ekonomisi kurar: “Yanımda durursan kazanırsın.” Bu yüzden faşizm, toplumsal yapıda sadece korku üretmez — aynı zamanda imkân dağıtır, ayrıcalık sağlar, insanların maddi hayatına dokunur. Bu ekonomik ilişki, faşist düzenin sürekliliğini sağlayan en güçlü bileşenlerden biridir.
Faşist özne yalnızca ekonomik olarak değil, duygulanımsal olarak da bu düzenden beslenir.