Putinleşmeye hayır!

 

TUĞRUL TANYOL*

Seçim bitmeden başlamıştı, ilk sonuçlarla birlikte sürdü ve hala sürüyor. Medya koalisyon arıyor. Seçimden kendisine göre sonuçlar çıkarıyor.

Kuşkusuz gelecek günler siyasal bir çözüm üretecek bu tablodan, çünkü sorunlar bekleyemez. Yine de bu seçimden önemli bazı çıkarsamalar yapmak gerekir. Sanırım bunlardan en önemlisi Türkiye halkının ülkede kaygı uyandırıcı bir biçimde yol alan Putinleşme eğilimine ‘dur‘ demiş olmasıdır.

90’ların başında ‘duvar‘ yıkıldığında öngörüm Rusya dışındaki hemen tüm Doğu Bloku ülkelerinin demokrasiyi başarabilecekleri yönündeydi. Rusya’yı dışarıda bırakmamın nedeni, 19. yüzyılın tüm entelektüel gelişimine karşın toplumun büyük ölçüde köylülerden oluşması ve ülkenin kapitalist bir süreci geçirmemiş bulunmasıydı.

Yeltsin’in tankların üzerine çıkması dünya medyasınca sanki bu ülkede gerçek demokrasinin habercisi gibi algılandığında Rusya’nın gelecekte nasıl bir yol alacağı hala meçhuldü.  Lenin’in pratik nedenlerle yazdığı “Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi” gibi bir kitaba ve 70 küsur yıllık sosyalist eğitime rağmen Rusya halkı bir başka tür diktatörlükte karar kıldı. Putin ve Medvedev arasında oynanan oyuna boyun eğdi.

Gorki’yle Yakup Kadri benzerliği

Rusya’ya bazı konularda benzediğimiz açık. Her iki ülke de Avrupalılaşmaya çalışan Doğulu toplumlardan oluşuyordu, büyük ölçüde köylüydü ve az gelişmişti. Rusya bir avuçluk bir aristokrasiye sahipti ve Batılılaşmayı kolaylaştıracak dinsel ve tarihsel avantajları vardı.

Osmanlı ise Tanzimat’a dek Batı’yla ticaret ve savaş dışında fazla bir bağ kurmamıştı, aristokrasisi ve mülkiyet sistemi yoktu. Rus entelektüeli, Çar’ı devirmek isterken Tanzimat entelektüeli, Mithat Paşa dışında, saltanata karşı değildi.

Her iki ülkede de günümüzün popüler deyişiyle bir öteki Rusya ve bir öteki Türkiye vardı. Lenin de, Mustafa Kemal de ‘öteki‘yle iş yapılamayacağını bildiklerinden ülkelerinin entelektüel ve Batılılaşmış kesimleriyle hareket ettiler. Gorki’nin içinden geldiği mujik sınıfına nefretiyle Yakup Kadri’nin Yaban romanındaki köylü nefreti birbirine ne denli benzer aslında.

Son 13 yıl öc alma dönemi olarak geçti

Rusya bir başka diktatörlüğe yönelirken iş başında kalanlar eski sistemin adamları oldu. Türkiye’de ise son 13 yıl, Yakup Kadri’nin ‘Yaban‘da aşağıladığı insanların iktidarı ele geçirmeleriyle başlayan bir ‘öc alma‘ dönemi olarak geçti.

Demokrasinin hep bir kültür işi olduğunu söyleriz. Seçkin Türk, halkın gelişmemişliği ve düşük eğitimi nedeniyle sürekli kendi benimsemediği siyasal eğilimlere yönelmesinden karamsarlık duyar. Demokrasi kültürümüzün eksik olduğundan söz eder ve zaman zaman demokrasiye olan inancını yitirme noktasına gelir.

Oysa bazı noktalar bizi farklı düşünmeye itmeli. Resim, müzik ve roman gibi kimi alanlarda gerisinde kaldığımız Rusya’ya göre siyasal davranış açısından oldukça yol aldığımız açık. Rusya bizim sahip olduğumuz 70 yıllık sandık deneyimine sahip değil. Halkımız 1946’dan bu yana sayısız kez sandık başına gitti ve açıkçası bu oyunu çok sevdiğini ortaya koydu. Bu süreç içinde bazı önemli işler yaptı.

“Ben kendi işimi kendim yapabilirim”

1950’de, Cumhuriyet’i kuran partiyi devirdi ve defalarca birçok başka partiyi iş başına getirdi. 1991 seçimlerinden sonra yazdığım bir yazıda halkın ilk kez kendi eliyle iktidara getirdiği bir partiyi gene kendi eliyle ilk kez iktidardan aldığını ve bunun büyük bir demokratik olgunlaşmayı gösterdiğini yazmıştım. Daha önceleri iktidarların ordu eliyle yönetimden el çektirilmeleri dönemi kapanmış, halk şu mesajı vermişti: “Ben kendi işimi kendim yapabilirim.”

Aslında çokça sözü edilen ordu vesayeti dönemini bitiren AKP değil 1991 seçimlerinde oy kullanan halktır. Ne var ki, ne eski ve yeni siyasetçiler ne de entelektüellerimiz bu ince noktayı görmediler. 2015 seçimleri bir başka gerçekliği ortaya koydu. 1950’lerden beri siyasete alet edilen din faktörü büyük ölçüde ortadan kalktı. Halk din söylemine en fazla vurgu yapan bir partiyi önce iktidara getirdi, sonra da elindeki Kur’an ile birlikte kapıyı gösterdi.

Halk antidemokratik yapıya ‘dur’ dedi

2015 seçimlerinin birçok açıdan analizi yapılacaktır kuşkusuz. Benim açımdan en önemli nokta, Türkiye’nin hiçbir güç tarafından antidemokratik bir yapıya dönüştürülemeyeceği gerçeğinin halk tarafından tesbitidir. Kefil halkın kendisidir.

Türkiye Orta Asya ve Orta Doğu’nun otoriter, kimi yerlerde babadan oğula geçen rejimlerine benzemediğini belirtirken kendisine demokratik, Batılı bir gelecek çizdiği mesajını verdi. Buradan ABD ve AB’nin çıkarması gereken dersler var.

Kavgayla, intikam duygularıyla ve irkiltici baskıyla geçen şu 13 yıl iyidir bir bakıma. Bismark’tan Hitler’e uzanan Alman otoriter kişiliğinin, Max Weber’in özlediği sivil topluma ve demokrasiye Nazi deneyimi olmadan geçmesi mümkün müydü?

Belki de AKP dönemini bir açıdan da böyle anımsayacağız ileride.

* Şair