DİSK-AR’ın 2026 asgari ücret raporuna göre tüm özel sektör işçilerinin yüzde 46.7’si asgari ücret ya da asgari ücretin yüzde 5 fazlası düzeyinde bir gelir elde ediyor. Zafer Yükseler’in TÜİK’in 2024 yılına ilişkin açıkladığı firma büyüklüklerine göre temel göstergeleri kullanarak yaptığı hesaplar da benzer bir sonuç veriyor. Ücretli çalışanların yüzde 43’ü asgari ücret düzeyinde bir ücret almaktadır. Dahası, yine bu hesaplamalara göre personel maliyetinin üretim değerine oranı KOBİ’lerde yüzde 16, büyük firmalarda ise sadece yüzde 14 seviyelerinde. Yani çalışanların toplam üretimden alabildikleri pay son derece düşük seviyelerde.
Ücretlerin bastırılmasıyla sınırlı kalmayan bu birikim modeli, emek piyasasının daha da genişletilmesini ve emeğin daha da ucuzlatılmasını hedefliyor. Mesleki eğitim merkezi (MESEM) düzenlemeleriyle çocuk işçiliği de kitleselleştirilmiş durumda. Bu kapsamda 15-18 yaş arasındaki yüz binlerce öğrenci haftanın dört günü işletmelerde çalıştırılıyor, sadece bir gün okula gidiyor. Üstelik bu çocuk işçilerin ücretleri devlet tarafından İşsizlik Fonu üzerinden karşılanıyor. Asgari ücretin üçte birinden de düşük bir ücret karşılığında yüz binlerce çocuk, ağır işlerde ucuz iş gücü olarak çalıştırılıyor.
Kısacası, Türkiye’de devlet ve sermaye, birikim modelini neredeyse tamamen ucuz emek üzerine inşa etmiş durumda. Düşük asgari ücret politikası, kayıt dışılığın yaygınlığı, MESEM gibi uygulamalarla iş gücü maliyetleri sistematik biçimde aşağı çekiliyor. Bunun kısa vadede bazı makroekonomik göstergelere olumlu yansımaları olabilir; ancak orta ve uzun vadede hem ekonomik hem de toplumsal açıdan çok ağır bedeller doğuracağı açık.