Bazı insanlar kendini sevmeyi bir hedef gibi anlatır: Seveyim, tamamlanayım, rahatlayayım. Sanki içsel bir kapıdan geçilecek ve hayat nihayet düzlüğe çıkacakmış gibi.
Oysa özdeğer, geçilen bir eşik değildir; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin zeminidir. Sevgi gelir, geçer. Zemin ise yürüdüğün her yerde seninle gelir.
Bu yüzden özdeğer, romantik bir ‘Kendini sev’ çağrısından çok daha derin, daha somut ve daha gerçektir. İç sesinin tonu, hata yaptığında kendine nasıl davrandığın, sınır koyabilme becerin, başarısızlıkla çökmeme kapasiten… Bunların hiçbiri rastlantı değildir. Hepsi aynı kaynaktan beslenir.
Özdeğer, “Kendimi değerli buluyorum” demek değildir.
Özdeğer, insanın kendini insan olarak meşru görmesidir. Sevilebilir olmanın değil, var olmanın yeterli olduğuna dair sessiz ama kalıcı bir iç kayıttır.
Bu kayıt süreci pürüzlüdür. Çocuklukta bir nüsha yazılır, ergenlikte bu nüsha defalarca çizilir, yetişkinlikte ise sancıyla yeniden düzenlenir. Bu zemini daha iyi anlayabilmek için önce ne olmadığını ayırt etmek gerekir. Çünkü özdeğer çoğu zaman başka kavramların gölgesinde yanlış tanımlanır.
Özdeğer ne değildir?
Özdeğeri anlamanın en net yolu, onu sıkça karıştırdığımız kavramlardan ayırmaktır. Özgüven, ‘Bunu yapabilirim’ duygusudur; performansla ilgilidir. Özsaygı, “Buraya kadar” diyebilme becerisidir; sınırla ilgilidir.
Özdeğer ise daha derinden konuşur: Yapamasam da, başaramasam da, bugün iyi hissetmesem de varım.
Son yıllarda sıkça kullanılan özyeterlik kavramı yapabilme inancını anlatır. Oysa özdeğer, yapamama ihtimalinde bile insanın kendini silmemesidir. Başarı özdeğeri parlatabilir; ama temelini atmaz.
Özdeğer vitrinde duran bir aksesuar değildir. Bir binanın kolonları gibidir: görünmez, konuşmaz, dikkat çekmez. Ama zayıf olduklarında, en şık salon bile yürürken sallanır.
Kavramlar netleştiğinde soru ister istemez geriye doğru gider: Bu zemin ilk kez nerede atılır?
İlk kayıt
İnsan özdeğerini aynada keşfetmez; başka bir insanın yüzünde tanır.
Bebek için dünya, önce bir temas deneyimidir. Duygularının fark edilmesi, karşılanması ve yatıştırılabilmesi bu temasın içindedir.
Gelişimsel psikolojinin işaret ettiği gerçek nettir: Değer duygusu, performanstan önce ilişkide kurulur.
Donald Winnicott’un ‘yeterince iyi’ dediği şey kusursuzluk değil, sürekliliktir. Duygunun taşınabilir olmasıdır. Çocuğun iç dünyasında kalan kayıt şudur: Duygularım yük değil. Ben de yük değilim.
Bu yüzden özdeğer bir övgü madalyası değildir. Daha çok çocukken içimize yerleştirilen bir ısıtma sistemi gibidir. Dışarısı sertleştiğinde bile içerideki dengeyi koruyan bir düzenek.
Ancak hiçbir iç kayıt, dış dünyayla temas etmeden olduğu gibi kalmaz. Zemin atıldıktan sonra ilk ciddi sınavını kalabalıkta verir.
Ergenlik döneminde özdeğer
Ergenlik, özdeğerin sessizce test edildiği ilk geniş alandır. Ayna çoğalır, bakış artar, karşılaştırma hızlanır. Leon Festinger’in tanımladığı sosyal karşılaştırma ihtiyacı bu dönemde belirginleşir. İnsan artık kendini yalnızca iç dünyasına bakarak değil, başkalarının konumlarıyla yan yana koyarak anlamlandırmaya başlar.
Aidiyet bir süre koruyucu olur. ‘Biz’ duygusu yalnızlığı azaltır. Ama bunun bir bedeli vardır. Kabul görmek uğruna kişi kendi çizgisini inceltir; kendi sesini kısmayı uyum sanır.
Bu noktada özdeğer yer değiştirir. İçsel bir kayıt olmaktan çıkıp dışsal bir değerlendirme sistemine dönüşür. Ve hepimizin hayatında bir şekilde rol almış olan o tehlikeli soru belirir: Görülmüyorsam, ben neyim?
Ergenlikte başlayan bu karşılaştırma, yetişkinlikte geçici bir evre olarak kalmaz. Artık mesele yalnızca kim olduğun değil, sistem içinde neye karşılık geldiğindir.
Toplum: Değerin piyasaya çıkışı
Yetişkinlikte sahne büyür. Özdeğer artık yalnızca ilişkilerle değil, sistemle temas eder. Modern toplum özdeğeri bir hak olmaktan çıkarıp bir projeye dönüştürür. İnsan, sürekli kendini kanıtlamak zorundaymış gibi yaşar: daha üretken, daha görünür, daha güçlü…
Bu iklimde insan sakince “Ben varım” diyemez. ‘Bakın, var olmaya değerim’ demeye zorlanır. Toplum bazı insanlara değeri baştan daha kolay verir; bazılarına ise sürekli ispat çabası yükler. Bu yüzden özdeğer yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir adalet meselesidir.
Özdeğer bir iç bahçeyse, sistem bazen o bahçeye asit yağmuru yağdırır. Sonra kişi kendine döner ve “Ben neden çiçek açamıyorum?” diye kendini suçlar.
Ama dış dünyanın baskısı olduğu gibi içeri girmez. Zihnin filtresinden geçer ve orada sessiz bir dile dönüşür.
Zihnin altyazıları
Yaşanan olaylar tek başına belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan, zihnin o olayı nasıl yazdığıdır. Özdeğer, zihinde sürekli akan bir altyazı gibidir. Aaron Beck’in tanımladığı çekirdek inançlar burada devreye girer.
Aynı olay bir zihin için ‘zor bir gün’dür; başka bir zihne ise “Bende bir problem var” dedirtir. Özdeğeri zayıf zihin, nötr olayları bile kendine karşı kanıt üretmek için kullanır. Sorun olaylar değil, zihnin kendini sürekli sanık sandalyesine oturtmasıdır.
Bu altyazılar uzun süre fark edilmeden çalıştığında, özdeğer eksikliği bir duygu değil, bir yaşam biçimi hâline gelir.
Özdeğerin sessiz kırıkları
Özdeğer eksikliği tek bir biçimde görünmez. Çoğu zaman dramatik değildir; bağırmaz, çökmez. Gündelik tutumların içine sızar. Değer yalnızca işe yararken hissediliyorsa varlık şarta bağlanmıştır. Hata kişisel kusur gibi algılanır. Onay yoksa yön duygusu kaybolur. Duygular yük sayılır. İlişkilerde sınır değil, feragat güvenli gelir.
Bu insanlar çoğu zaman güçlü görünür. Ama bu güç esnek değildir. Zırh gibidir: korur, ama hareketi kısıtlar. Ve zırh ağırdır. İnsan bir süre sonra onu taşımaktan yorulur.
Rönesans: Gücün değil, mevcudiyetin meşruiyeti
Rönesans, özdeğeri başarıdan koparan büyük zihinsel kırılmalardan biridir. Donatello’nun San Giorgio’su saldırmaz, kaçmaz, gösteri yapmaz. Ayaktadır. Tehdit geçmemiştir ama figür yerini terk etmez. Özdeğer burada kazanmada değil, geri çekilmemede yatar.
Michelangelo bu çizgiyi derinleştirir. Onun figürleri -özellikle Davut heykeli- zafer anını değil, yük henüz omuzdayken taşınan gerilimi temsil eder. Güç vardır ama rahatlık yoktur. Bedende basınç, yüzde ağırlık hissedilir.
Rönesans’ın söylediği şudur: İnsan yalnızca parladığında değil, taşırken de meşrudur.
Kendini sevmek neden yetmez?
Çünkü sevgi bir duygudur. Dalgalıdır. Özdeğer ise duygudan önce gelir. Bir gün kendini sevmeyebilirsin. Bu insan olmaktır. Ama o gün kendine kötü davranmayı haklı çıkaramıyorsan işte orada özdeğer vardır.
Belki de mesele kendini sevmekle değil, sevginin çekildiği yerde ne yaptığımızla ilgili.
Ayna değil, kök
Ayna ışığa göre değişir, buğulanır, kırılır. Kök ise toprağın altında çalışır. Görünmez ama hayatta tutar.
Özdeğer temasla başlar, sınanır, zorlanır, yara alır, bazen zırha dönüşür, bazen onarılır. Ve hiçbir zaman basit bir ‘Kendini sev’ sloganına sığmaz.
Belki de özdeğer tam olarak burada başlar: İnsanın çöktüğü yerde bile kendini terk etmediği noktada.