Dil, varlık ve yurt arasındaki ilişkisini Heidegger ve John Zerzan’dan hareketle ele alıp incelersek Heidegger’e göre felsefe tarihinde varlık sorusu unutuldu. Aslında bu unutuluş dilin içinde ikamet ettiği evin (varlığın) yerini de unutmasına neden oldu. Dünyanın kaderi haline geldi yurtsuzluk. Çünkü dil, sadece konuştuğum, gramerden ve seslerden öte, burada olmamın sesiyse evini çoktan bulmuş olmalıydı. Dilin belki de içi boşaltıldı, tahrip edildi, gramerin yasasına boyun eğdirildi ve sürekli sembolik düzende kalmasına mahkûm edilerek hakikatin üzerindeki bir örtüye dönüştü.
Varlık ve dil bağlantısı kopunca; varlığın içinde ikamet ettiği dil yurtsuzlaşarak kendinde amaç olmaktan çıkarak araçsallaşarak kendinde araca dönüştü ve dil istismar edilmeye başlandı. Bu arada dilin yasaklanması aynı zamanda varlığın yasaklanması ve yurdun yasaklanmasını da içermekte.
Kürt düşünceden düşürüldü derken Öcalan da aslında Heideggerci manada dil-düşünce ve varlık ilişkisinden bahsetmeye çalıştığı söylenebilir. Eğer yıllarca varlık sorusu unutulduysa bu düşüncenin dilin ve yurdun unutuluşuysa düşünceden düşürülen Kürdün de dilsiz ve yurtsuz kalmasını sağladı. Onu düşünceden düşüren egemen ‘majör’ dil Türkçe işte burada sembolik ve alegorik dilsel şiddetiyle hakikatin üzerini örttü. Şimdi ise yeniden başlayan süreçle usulünce gömülmeyen hortlaklar ve hayaletlerle doldu toplantı salonlarında tekrar Kürt düşüncesi hatırlandı ve tartışılmaya konuşulmaya başladı. Hatırlanan ‘Kürt varlığı’ ile birlikte bir yüzleşme ihtimali ve imkanı oluştu.
Ateş Alpar’ın Depo’da gerçekleştirdiği İmkân ve İhtimal sergisi devlet ve onun ideolojik aygıtlarının Kürt halkının imkânları ve ihtimallerini kendi fiziksel ve zihinsel şiddetine sıkıştırdığında direnmek nasıl mümkündürü; kendi bireysel deneyimlerinden anlatmaya çalışıyor. Sergide en kritik eleştiri, devletin Kürt halkının gündelik hayatına kastını da gösteriyor.