“Bana yıllar sonra tekrar kadınlığımı hediye ettiğiniz çok teşekkür ederim.”
Bu cümle, Dr. Burcu Akdağ’ın onkoloji tedavisi görmüş, hayatta kaldığı için şükretmesi beklenen, kişisel beklentileri ‘lüks’ sayılan bir kadın hastasına ait. Bu cümle, tüm kadınların anlamını derinden hissettiği, dünyanın en kırılgan ve güçlü cümlesi.
Kadın cinselliği ve kadın cinsel sağlığı, hala toplumun en büyük tabularından biri. Ve bu tabunun kadınlara kestiği fatura hayli yüklü. Utanç, korku ve ayıplanma duyguları nedeniyle hayatı boyunca muayeneye gitmeyip hastalığının son aşamasına gelen kadınlardan, cinsel hazzı sadece erkeğe reva gören anlayış nedeniyle kendi cinselliği hakkında en ufak bir fikri olmadan senelerce görev gibi yatağa giren kadınlara kadar uzanan görünmez bir meseleler bütünü bu.
Neyse ki son yıllarda dünyada ve nihayet ülkemizde kadınlar bu utanç duvarını yıkıp kendi cinselliği ve cinsel sağlığı hakkında daha çok konuşmaya başladı. Reglden menopoza, cinsel hazdan kadın hastalıklarının temellerine kadar hakkında çok az şey bilinen ve dünyanın yarı nüfusunu ilgilendiren bu meseleler nihayet görünür kılındı.
Ülkemizde ise Dr. Burcu Akdağ gibi öncü hekimler, kadın cinselliğini ve sağlığını merkeze alıp erkek dünyasının kadınlar için son derece kısır tıp bilgilerini yenilemeye, ezberleri bozmaya başladı. Biz de kendisiyle, içeriği itibariyle bile cesaret gerektiren bu alanda bir kadın, bir hekim olarak var olmanın nasıl bir duygu olduğunu, cesaretin diğer kadınlara nasıl bulaştığını konuştuk. Bir kadın olarak dinlerken burnumu sızlatan bazı yerlerin kadınların aynı yerine dokunacağına eminim.

Sizi bugüne getiren yolculuğu kendi cümlelerinizle nasıl anlatırsınız? Hekimlik pratiğinizde “Benim meselem bu” dediğiniz yer neresi?
Böyle hikayelerde genellikle sarsıcı bir anı veya travma bekleniyor. “Bir gün şöyle bir şeye şahit oldum” veya “Başıma böyle bir şey geldi ve o gün bu alanda çalışmaya karar verdim” gibi… Oysa ki benim meselem sanırım henüz çocukluk yıllarımdan başladı…
Hepsi üniversite mezunu, aydın, okuyup kendi ayakları üzerinde duran kadınlarla dolu bir ailede büyüdüm. Pek çok konuda çok ileri görüşlü bu ailede kocaman bir tabu olduğunu fark ettiğimde sanırım altı-yedi yaşındaydım.
70’lerin sonunda pek çok evde okunan Elele dergilerini hatırlarsanız, şimdiki formatından çok farklıydı. Magazin değil hayata dair bilgiler, çocuk gelişimi, sağlık bölümleri vardı. Ben okumayı beş-altı yaş civarında sökmüştüm ve elime geçen her şeyi okuyordum. Her yaz aynı dergileri baştan okurken bir durum giderek dikkatimi daha fazla çekiyordu. Derginin tüm ekleri duruyorken ‘cinsel sağlık ekleri’ ortalarda yoktu! Benden ne saklıyor olabilirlerdi ki?! Yaşım büyüdükçe, büyüklerin öğle uykusuna çekildiği saatlerde az karıştırmadım dolapları. O çok gizli bilgiler neyse öğrenmeliydim! Çabalarım sonuçsuz kaldı. Aynı 10 yaşındayken üniversite mezunu anneme sorduğum “Çocuk nasıl oluyor ki?” gibi soruların cevapsız kalması gibi. Burada bir gariplik olduğunu o yaşlarda anladım ve “İş başa düştü” diyerek genital sağlık ve cinsel sağlıkla ilgili her şeyi araştırmaya başladım.
Başlarda konuya ekstra bir merakım yokken benden bir şeylerin saklanması merakımı fazlasıyla artırdı ve 10 yaşında Ana Britanica ansiklopedisinden bir yerlerden duyduğum veya okuduğum ‘klitoris’ sözcüğünü araştırırken buldum kendimi. Tabii ki yıllar geçtikçe yaşım ilerledikçe, kız arkadaşlarımın kendi beden ve fizyolojisine yabancılığını gördükçe ve kadınların dimdik ayakta olduğu büyüdüğüm fanusun içinden çıkıp ülke gerçekleriyle yüzleşince kadınlar için çalışmak benim için bir amaç haline geldi. Kadın sağlığı ve hastalıkları ihtisasını yaparken de kadınların sadece bir ‘üreme aracı’ olarak görüldüğü anlayışla adeta dehşet içinde yüzleştim; bilim camiasında hakim eril bakış açısını, kadın cinselliğinin ve kadınların bu alanda yaşadığı sorunların nasıl ele alındığını -ve hatta hiç ele alınmadığını- gördükçe adeta ‘bilimsel bir öfke’ duymaya başladım.
Türkiye’de cinsel sağlık hâlâ tabu alanlardan biri. Siz özellikle seksoloji, cinsel işlev konularında çalışmayı seçmiş bir hekimsiniz. Bu alana girmek sizin için hangi açıdan cesaret gerektirdi? Mesleki risk mi, toplumsal yargı mı, yoksa kadınların ‘ayıp’ duvarını birlikte yıkmak mı?
Sadece cesaret gerektirse çok daha kolay olabilirdi. Türkiye’de herhangi bir alanda çalışmaya karar vermek pek kolay değil maalesef. Bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak gebelik takibinden, doğumdan, ameliyatlardan kafanızı kaldırıp hastalarınızla bu alanda çalışabileceğiniz bir alan yaratmanız gerekiyor. Cinsel sağlıktan sorumlu organlarla birebir temas halinde tek branş iken dört yıllık uzmanlık hayatımız boyunca cinsel sağlıkla ilgili neredeyse hiçbir eğitim almamış olmamız da cabası… O nedenle çok fazla bireysel çaba gerektiren bir alan.
Bu konuda şüphesiz en büyük şanslarımdan biri, Türkiye’de cinsel sağlık alanında çalışan jinekolog hiç yokken yıllar önce yepyeni bir yol açan, açtığı yolda yürüyebilmeyi, mentörüm olmasını çok istediğim ve birkaç yıl birlikte çalıştığımız bir hocam oldu. Bu süreçte hem yüzlerce hasta gördüm, hem bu alanda durmaksızın okudum, bilimsel yazılar yazdım, bilimsel arenalarda konuşmalar yaptım hem de Avrupa Cinsel Tıp Akademisi’nin (ESSM) eğitimini alıp sınavını geçmeyi başardım ve FECSM oldum. Bir süre sonra ise kendime yepyeni özgün bir yol çizerek kendi yolumda ilerlemeye başladım.
Tabii bir de akademik camiada kadın cinselliğinin adeta yok sayılması ve kadın cinselliğine ait herhangi bir problemin salt ‘kadınların nazı’ olarak görülme hali de var. Akademik ortam da toplumdan pek farklı değildi anlayacağınız ama bilimsel bir zeminde anlattıkça, sosyal medyada çok daha fazla anlatıldıkça, kadınlar kendi bedenine ve cinselliğine sahip çıkıp çözüm arayışına girdikçe arz talebi yarattı ve pek çok meslektaşımız bu alanda eğitimler alıp kendisini geliştirmeye başladı. Bu durum beni gerçekten çok mutlu ediyor.
Cinsel sağlığı yalnızca tek bir şikâyet gibi değil; uyku, stres, beslenme, hormon dengesi, inflamasyon, yaşam tarzıgibi fonksiyonel tıp yaklaşımıyla birlikte ele alıyorsunuz. Bu bütüncül bakış, kadınların kendileriyle ilişkisini nasıl değiştiriyor? “Cesaret bulaşıcıdır” dediğiniz bir dönüşüm örneği paylaşır mısınız?
Çünkü insan sağlığı ayrılamaz bir bütün! İnsanı bir makine gibi parçalarına ayırıp incelemek, yani ‘konvansiyonel tıp’ anlayışı bana çok garip geliyor. Fonksiyonel tıpla tanışınca üniversite yıllarımdan beri aradığım tıp ve hekimlik anlayışına kavuşmuş oldum.
İnsan biyopsikososyal bir varlık; fizyoloji-psikoloji-cinsel sağlık birbirinden ayrılamaz. Şöyle bir örnek verirsem daha anlaşılır olacaktır: 52 yaşında cinsel isteksizlik şikayetiyle size başvuran bir hastaya sadece “Al bu kayganlaştırıcıyı kullan” demek hem çok eksik bir bakış açısı hem de tedavi edici bir yaklaşım değil. Önce menopozla ilgili durum değerlendirilip uygun hastada hormon yerine koyma tedavisi yapılmalı, eş zamanlı ilişkisel problemler mutlaka değerlendirilmeli. Cinsel isteksizliğe sebep olabilecek antidepresanlar, doğum kontrol hapları gibi ilaç kullanımları veya eşlik eden depresyon, tiroid hastalıkları vs gibi başka bir hastalık var mı sorgulanmalı ve mutlaka cinsel organların sağlığı da değerlendirilmeli.
2026’da hala rejeneratif tedavilere kadın cinsel sağlığında yeterince yer verilmiyor mesela. 40’lı yaşların sonuna doğru vajinal kuruluk, dokuda elastikiyet kaybı, doku duyarlılığında azalma fizyolojik olarak meydana geliyor ve kadınların eline tedavi olarak sadece kayganlaştırıcı veriliyor. Bu esnada erkek cinseliğiyle ilgili çalışmalar ve tedaviler alıp başını gidiyor! Oysa ki kadın cinsel sağlığında lazer uygulamaları, PRP, hyalüronik asit, egzozom gibi rejeneratif, yani yenileyici uygulamalar çok başarılı sonuçlara sahip. Bu tedavilerle ilgili yapılmış yüzlerce bilimsel çalışma da mevcut ama hala çok az hekim tarafından kadınlara bir tedavi seçeneği olarak sunuluyor.
Beni gerçekten çok mutlu eden iki hasta grubu var; birincisi 55-60 yaşının üzerinde, odama ilk girdiğinde, bu yaşta cinsel sağlık talep ettiği için utanan ama tedavi sürecinde ben onlara alan açıp tedavi ettikçe rahatlayan ve “İyi ki cesaret edip size gelmişim” diyen hastalarım. İkinci grup ise herhangi bir sebeple onkolojik tedavi gören ve konvansiyonel tıp tarafından adeta ‘sadece hayatta olduğu için şükretmesi gerektiği’ düşünülen, cinsel sağlığı için çabalamasını adeta bir ‘lüks’ olarak görülen hastalarım…
Hiç unutmuyorum bir hastam, “Bana yıllar sonra tekrar kadınlığımı hediye ettiniz çok teşekkür ederim” demişti ve karşılıklı ağlayıp sarılmıştık… Sağlıklı bir cinsel hayatın fiziksel ve psikolojik genel sağlıkta çok büyük bir öneme sahip olduğunu tüm tıp camiasının bir gün fark edeceğini umuyorum.
Bu alanın tartışmalı bir tarafı da var: Cinsel sağlık konuşuldukça ‘estetik–işlev–özgür irade’ sınırları daha görünür oluyor. Siz kadın öznesini merkeze alan etik çizgiyi nasıl tarif ediyorsunuz?
Bu gerçekten çok zor ve bulanık bir alan. Her yenilik kendi kapitalizmini peşinde getiriyor. Kadını özne yapalım derken bir bakmışız nesne haline getirmişiz. Peki her estetik-kozmetik uygulama kadını nesne haline mi getirir? Sınır nerede olmalı, herkesin sınırı kendine mi? Aklımızda deli sorular adeta.
Kendi adıma ‘kadını merkeze alan ve nesne değil özne olarak gören’ yaklaşımımın en önemli noktası kulandığım dil sanırım. Kullandığım dile, seksist söylemlerden uzak durmaya çok dikkat ediyorum. En sık yaptığım operasyon labioplasti, yani iç dudak estetiği mesela ve kimi platformlarda labioplasti ile ilgili çok sert söylemlere denk geliyorum. Oysaki dudaklarının büyüklüğü ve kalınlığı nedeniyle tayt veya pantolon giyerken ciddi rahatsızlık yaşayan, ilişkide ağrı-acı yaşayan veya haz problemleri yaşayan, sık sık enfeksiyon geçiren yüzlerce kadın var. Bu noktada yaptığımız operasyonları sadece ‘estetik’ olarak adlandırmak yüzeysel bir bakış açısı. Aksine bir kadının hayat kalitesini artıran çok fonksiyonel operasyonlar bunlar.
Ancak genital renk açma tedavileri için aynı bakış açısında değilim mesela. Bu tedavilerde erişkin bir kadın genitalini olması gerektiği gibi biraz koyu renk ve üzerinde kıl olan bir organdan pembe, küçük, tamamen kılsız hale getirme çabasını masum ve ‘kadına hizmet eder’ bulmuyorum. Veya kadının vajinal sıkılığının ve sağlığının ‘bir erkeğe hizmet etmesi gereken taraftan’ reklam aracı edilmesinden hoşlanmıyorum. Evet vajinal doğumlar sonunda vajinada ameliyat gerektirecek seviyede deformasyon meydana gelebilir ancak ben bu operasyonu ancak kadın isterse ve ana motivasyonu partnerini değil kendini mutlu etmek ise yapmayı seviyorum. Kadın mutlu ise zaten partneri de mutlu olur. Benim kadın cinsel sağlığında ana çizgim ‘kadın için’, ‘kadının iyilik hali için’ çalışmak.
Kadının bedeniyle ilgili kararları çoğu zaman partner, aile, sosyal medya gibi çevreden gelen seslerle gölgeleniyor. Siz muayene odasında kadının kendi sesini bulmasına nasıl alan açıyorsunuz?
Bu sorunun cevabını sanırım bir önceki soruda verdim. Benim hastalarıma/danışanlarıma ilk sorum hep şu oluyor: “Siz ne istiyorsunuz? Bu işlemi uygulamayı en çok ne için istiyorsunuz? Kendi bedeninize kulak verseniz ne duyarsınız?“
Tabii bu soruların cevabını verebilmesi için öncelikle kendi bedeninin anatomisini, fizyolojisini, en basitinden orgazmın nasıl gerçekleştiğini, klitorisin nerede bulunduğunu bilmesi gerekiyor. Görüşmelerimizin 20-25 dakikası anatomi-fizyoloji dersi gibi geçiyor genelde. Her seferinde hemcinsimin kendisiyle ilgili farkındalığı arttıkça gözlerinin ışıl ışıl parlamasına bayılıyorum! “Vajinal orgazm diye bir şey yok” diyorum mesela ve maket üzerinden orgazm fizyolojisini detaylı olarak anlatıyorum. Daha kolay orgazm olabilmesi için teknik bilgiler veriyorum, psikolojik noktaları konuşuyoruz, onda nerelerde sorun olabileceğini bulmaya çalışıyoruz ve elimizdeki tedavi seçeneklerini konuşuyoruz…
Şimdi bu kadar bilgiyle donatılmış kadını kolaysa sosyal medya, partner veya bir arkadaşı “Vajinal orgazm olamıyor musun?” diye zorbalasın bakalım! Unutmayın; bilgi güçtür.
Sosyal medya, YouTube gibi kamusal alanlarda bir hekim olarak konuşmak hem çok değerli hem de yanlış anlaşılma, linç, çarpıtma gibi riskler taşıyor. Bu görünürlükte sizi ayakta tutan şey ne? Sınırlarınızı nasıl koruyorsunuz?
Yıkılmadım ama ayakta da değilim! İlk ve en önemli nokta çok iyi bir avukatım var; kadın aktivisti, benimle ve duruşumla gurur duyan, çok hızlı aksiyon alan -tabii ki- bir kadın.
Benim TikTok’ta vs hesabım yok ama arkadaşlarımdan, takipçilerimden hakkımdaki hakaret veya saldırıları duyuyorum bazen, ekran görüntüleri geliyor. Şu kadarını söyleyeyim, en son savcılığa 150 kişi hakkında suç duyurusunda bulunduk.
Yani kolay mı derseniz hiç değil ama ben hayatım boyunca inandığım şeyi yapmaktan hiç vazgeçmedim. Ailem de -kimi zaman tedirgin olsa da- motivasyonumu düşürecek hiçbir şey demez, her zaman gurur duyar yaptığım işlerle. Ama en büyük motivasyonun ne derseniz, gelen mesajlar derim… Bir de ben bir kız annesiyim, benim kızıma aydın bir ortam sağlamam kolay olabilir ama etrafı karanlıkla çevrili olduğu sürece benim sağladıklarım yetmez…
Ben üç yıl Doğu Anadolu’nun bir şehrinde zorunlu hizmet yaptım ve o üç yıl boyunca nice ilk gece ‘kanlı çarşaf’ı olmadığı için bana muayeneye getirilen genç kıza destek oldum, 18 yaş altı çocukların başlık parası adı altında ‘satıldığına’ şahit oldum, nice çocuk annenin doğumunu yaptırdım… Benim bu ülkenin genç kızlarına ve genç kadınlarına borcum var, onlara daha aydınlık yarınlar sağlayabilmek için anlatmalı, anlatmalı, daha çok anlatmalı, seslerinin daha çok çıkabilmesi için onları cesaretlendirmeliyim.
Sizi izleyen kadınlar arasında, yalnız olmadığını fark edip harekete geçen çok kişi vardır diye düşünüyorum. Size gelen mesajlarda en çok hangi cümle kalbinizde yer ediyor? Bu, sizin cesaretinizle onların cesareti arasında nasıl bir bağ kuruyor?
Az önce de söylediğim gibi şüphesiz en büyük motivasyon kaynağım, bana gelen mesajlar. Uzun yıllardır çok farklı platformlarda anlatıyor, anlatıyor, anlatıyorum ve hiç gitmediğim bir yerdeki hiç tanımadığım bir kadının mesajını okuyorum bazen; “Hocam hayatımda nelerin değişmesine vesile olduğunuzu tahmin edemezsiziniz, sizden güç buldum” diyor, “Cesaretiniz bana bulaştı” diyor veya “Sayenizde… Sayenizde bunu yapmayı başarabildim, kendimin farkına vardım, dimdik kendi yolumda yürüyorum” diyor…
Bu mesajların bana bu yolda devam etmem için nasıl bir güç verdiğini tahmin edemezsiniz… Bir kadına devam edebilmesi için, kendi yolunda yürüyebilmesi için veya kendini fark edebilme yolculuğunda güç vermek, bu benim için “Hayata geliş amaçlarımdan birisi buymuş demek ki” dedirtecek kadar güçlü bir motivasyon!
Okuduğumda gözlerimin dolduğu bir mesajı vardı bir takipçimin, onu sizinle paylaşmak istiyorum: “Tünelin ucundaki ışık gibisiniz. Yolumuzu o ışıkla buluyoruz. Varlığınıza şükürle…“
Bu söyleşiyi okuyan ve yıllardır bir konuyu utanç, korku, ‘ayıp’ duygusu, zaman yokluğu gibi nedenlerle erteleyen bir kadına, onu güçlendirecek ne söylersiniz? ‘Cesaret bulaşıcıdır’ı tek cümleye sığdırsanız nasıl kurarsınız?
Suyun içine girmeden yüzmeyi öğrenemezsin ve inan bana hayatta doğru bir şekilde ele alındığı sürece çözülemeyecek hiçbir sorun yok. Su ne kadar derin olursa olsun yüzebildiğin sürece hep yüzeyde kalırsın. Sen yeter ki karar ver ve ilk adımı at. Ben, senin için buradayım…