Türkiye’de son dönemde yeniden alevlenen ‘vatandaşlık maaşı’ tartışması, aslında ekonomik ve sosyal tabloyu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Bir yanda yoksulluk sınırının altında yaşayan milyonlar, giderek ağırlaşan geçim sıkıntısı ve icra dosyaları; diğer yanda ise hızla büyüyen bütçe açığı, yükselen faiz giderleri ve kontrolden çıkan kamu harcamaları…
Vatandaşlık maaşı, kabaca devletin belirli bir gelir düzeyinin altındaki yurttaşlara düzenli şekilde nakit destek sağlaması anlamına geliyor.
Öncelikle gerçekçi olalım: Türkiye’de tam evrensel bir vatandaşlık maaşını finanse edebilecek bir bütçe yapısı bulunmuyor. Bugün bile kamu harcamaları kontrol dışına çıkmış durumda.
Yine de bu, hiçbir şey yapılamaz anlamına gelmiyor. Doğru tasarlandığında, hedefi iyi belirlenmiş bir vatandaşlık geliri modeli özellikle açlık sınırının altında yaşayan haneler için güçlü bir kalkınma aracı olabilir.
En makul yaklaşım, sistemin çok geniş değil, tam tersine hedefli, kademeli ve gerçek zamanlı gelir testiyle desteklenen bir yapıya sahip olmasıdır. En kırılgan haneler-geliri olmayanlar, açlık sınırının altında yaşayanlar, çok çocuklu aileler, engelli birey bulunan evler, yoksul emekliler-öncelikli olmalı.
Türkiye, sosyal devlet anlayışını güçlendirmek istiyorsa hem gelir güvencesini artırmak hem de mali disiplini yeniden tesis etmek zorunda. Böyle bir tabloda vatandaşlık maaşı ancak akıllıca tasarlanırsa çözüm olabilir; aksi takdirde ekonomik kırılganlığı daha da derinleştiren bir yük haline gelir.