Teknoloji üretmeyi, sadece ekonomik bir tercih değil; bir ulusun “kendi olabilme”, küresel sisteme “etkin biçimde katılma” ve kendi geleceğinin “sorumluluğunu alma” meselesi olarak görüyorum. Çünkü 21. yüzyılda verisini (data), çipini, yapay zekasını ve enerjisini kendi yönetemeyen bir ulusun tam anlamıyla “özgür” olması, dolayısıyla “korkusuzca” geleceğe bakabilmesi neredeyse imkânsızdır.
Bir ülkenin geleceğe ne kadar hazır olduğunu gösteren en kritik metrik, teknoloji sektörünün GSYH’ye oranıdır. ABD’de borsa değerlemesinin çok büyük bir kısmı teknoloji ve teknolojiyle iç içe geçmiş sektörlerden oluşuyor; ekonomi adeta ‘teknoloji ekseninde’ dönüyor. Türkiye’de ise 2025 yılı sonu itibarıyla 1.5 trilyon dolara ulaşması hedeflenen milli gelirimizin içinde, yüksek teknoloji şirketlerinin borsadaki payı %2-3 seviyelerinde geziyor. Ekonomimiz hala bankacılık, holdingler, inşaat ve konvansiyonel sanayi ağırlıklı.
Türkiye’de sermaye var, ancak “betonu” seviyor. Bu kültürü değiştirmek için dev holdinglere “Kurumsal Girişim Sermayesi” (CVC) zorunluluğu veya performansını ölçmek kaydıyla, çok güçlü vergi teşvikleri getirilmelidir. Sermaye, arsa rantından teknoloji rantına yönlendirilmelidir.
Türkiye için teknolojik sıçrama, kur ve faiz tartışmalarının ötesinde, varoluşsal bir sorumluluk alma meselesidir.