Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- A. Ömer Türkeş’in ‘Harikalar Lügati’ adlı Mahir Ünal Eriş romanı eleştirisi (Doğan Kitap).
- İbrahim Halil Çelik’in ‘Küçük Yuvarlak Taşlar’ adlı Melisa Kesmez öykü kitabı eleştirisi (İletişim Yayınları).
- Mine Erdem’in ‘Gece Trapezcileri’ adlı Murat Şahin Öcal öykü kitabı eleştirisi (Alakarga Yayınları).

Edebiyatımızın üretken yazarlarından Mahir Ünal Eriş, iki yıllık bir aranın ardından 950 sayfalık devasa bir romanla çıktı okuyucuların karşısına.
Ürkütücü bir hacim ama gözünüzü korkutmasın; 99 hikaye barındıran ‘Harikalar Lügati’, acayiplikler ile gerçeklerin, hayal ile hakikatin, masal ile hikayenin, insani dramlarla komedinin harmanlandığı çok canlı, eğlenceli ve akıcı bir roman.
Baştan sona büyük bir keyifle okunan ‘Harikalar Lügati’, Mahir Ünal Eriş’in yazarlık kariyerinde yeni bir aşamayı, daha doğrusu büyük bir sıçramayı müjdeliyor.
…
Eriş’in bazı hikayeleri tanıdık gelebilir. Zira bir çoğu Anadolu’nun kadim hikayelerine dayanıyor, bir kısmıysa başka hikayelerden esinlenmelerle Eriş tarafından üretilmiş. Açıkçası çok ciddi bir arkeolojik kazı yapmış Eriş.
Hikayeyi nakledenin meşrebine göre kimisinde -pek çoğunda- fantastik, acayip, doğaüstü unsurlar olsa bile, Mehmed Nüvid onları her seferinde Batılılaşmaya hevesli bir Osmanlı aydının merceğinden hakikatle ilişkilendirmeye çalışıyor. Elbette İslami inancın sınırlarını çiğnemeden…
Eriş, -tıpkı ‘Öbürküler’ ve ‘Diğerleri’ romanlarında yaptığı gibi- fantastiğe ve korkuya doğrudan yönelmiyor ama onlar aracılığıyla hikayelerini çekici kılıyor.
…
‘Harikalar Lügati’ için 19. yüzyılın sonlarında yapılmış bir Anadolu seyahati demiştim ama anlatılan yan hikayecikler zamanı ve mekanı genişletiyor, roman çok daha önceki tarihlere kadar uzanıyor, kimi zaman da Osmanlı sınırlarını aşarak Avrupa’ya, Asya’ya, Afrika’ya, Amerika’ya temas ediyor.
Böylelikle zaten yeterince yüklü olan şahıslar kadrosunu iyice tahkim edilmiş. Öyle ki Türkü, Kürdü, Arabı, Çingenesi, Rumu, Ermenisi, Yahudisi, Yörüğü, Çerkezi, Alevisi ile o devrin Osmanlı mozaiğini görünür kılmakla kalmamış, onları meslekleri, gündelik hayatları, kadın erkek ilişkileri, batıl inançları, zenginlik yoksulluk halleri ile birlikte canlandırarak tablosunu iyice renklendirmiş.
A. Ömer Türkeş’in Sanatatak’taki yazısı

Melisa Kesmez’in Küçük Yuvarlak Taşlar adlı öykü kitabını okuduğumda satılar arasından akan sessizlik, hikâye kahramanlarının yalnızlıkla mücadele ederken sessizliği kutsal bir gereksinim gibi düşünmeleri, duyumsamaları ve sessizliğe olan ihtiyaçlarını yine susarak hissettirmeleri beni etkilemişti.
Bu ihtiyaç veya bu sükût bir anlaşılmamayı da beraberinde getiriyordu fakat bir süre sonra bu sessizliğin asıl anlaşılma öğesi olduğu göze çarpıyor, zaman görevini yapıp her şeyi ortaya çıkarıyordu. Melisa Kesmez, yarattığı sıcacık atmosferle bizi kitabın içine çekerken boğazımızda bir yumru bırakır.
Bir sessizlik kaplar içimizi. Hayata yenilmişleri değil de yenilmeyi tercih edenleri yazmış desek kulağa saçma gelecek fakat bazen bu tercihler zaruridir. Mücadele etmek kâfi gelmeyecek ve zulmü, sürünmeyi artırıp bir azaplıktan başka bir şeye dönüştürmeyecekti. Alınan kararlar bir yenilgiyi de beraberinde getirse de hayat dediğimiz bu serencam yeni kapılar açtıracak ve yenilgiyi unutturmasa da bazen iyi ki öyle olmuş dedirtecekti.
Bu yaşam nelere gebe! Ak dediğimiz gün gelir kara olur, dert dediğimiz derman olur. Kader dediğimiz kör talih olur.
Kitap üç öyküden oluşuyor: Nergis’in Hikâyesi, Elif’in Hikâyesi, Mehmet’in Hikâyesi. Öyküler uzun diyebileceğimiz türden.
İbrahim Halil Çelik’in Edebiyat Burada’daki yazısı

Gece Trapezcileri; Murat Şahin Öcal’la tanıştığım, sıcacık, bizden bir öykü kitabı. Âdetimdir, birini ilk kez okuyacaksam önce kendisini ve diğer eserlerini araştırırım ki onu daha iyi anlayayım. Anladım.
Kitap daha ön sözünde “ithaf edilmeye değer bir kıymeti varsa” bir meşe ağacına armağan edilmesiyle tavladı beni. Ardından iyi öykücü çok zor yetiştiğinden merakım arttı. Bir çırpıda okudum. Okurken komiser oldum, savcı oldum, Mustafa, Sadun, Aysun, ……….. oldum.
Son öyküye kadar birinci kişiyle anlatım yazarla hoşbeş ettirdi beni. Öğrenciliğimde Kumrular Sokak’ta kuruyup düşmüş meşe ağacı yapraklarının arasına daldığımı anımsadım mesela, dizime kadar batmak için. İncittim mi o yaprakları acaba diye içim cızladı.
Babasını yakın zamanda kaybetmiş biri olarak “eşyaya tutunma”yı ciğerimde hissettim; öğretmen olduğum okula her sabah babamın vitese taktığım tespihini çekerek gittiğim için belki de. Özkıyımı denemiş biri olarak da dostların tepkisini… Yalnızın “balkonda çamaşır ipinde unutulmuş mandallar” gibisini ya da…
Peki okuduklarımı derinden hissetmemin nedeni mekân ve deneyim meselesi miydi? Cevap veriyorum: Yooo… Nedeni, Yazar Bey’in kendine has, vurucu betimlemeleri ve metaforlarıydı. Alıntı, esinlenme, şu bu yoktu hiçbirinde.
Mine Erdem’in Litera’daki yazısı