‘Güçlü kadın’ üzerine düşünülmesi gereken bir ezber ve aslında kadınların zorlu hayatları olduğu gerçeğini de gün gibi aydınlatıyor. Kadınlar ‘güçlü kadın’ olduğunda toplum nezdinde saygıyı, sevgiyi, belki işinde statüyü hak ediyor ve bu ululaştırma, bir kadının bu düzende neden güçlü kalması gerektiğine dair gerçekleri saklıyor.
Defne Kadın Kooperatifi’nin kurucu ortağı Nesrin Burç Deli, “Ben kimsenin güçlü doğduğuna inanmıyorum. Ben de güçlü başlamadım. Hayat beni mecbur bıraktıkça güçlendim” sözleriyle, tüm kadınları bu ezberin yükünden kurtarıyor ve yerine kristal gibi parlak, gerçek bir cümle bırakıyor: “Güç tek başına olmuyor. Asıl gücü dayanışmada buldum.”

Sizi tanıyarak başlayalım mı? Nesrin Burç Deli’yi bugüne getiren yolculuğu, dönüm noktalarıyla birlikte nasıl anlatırsınız? Defne Kadın Kooperatifi bu hikâyenin neresinde duruyor?
Ben Antakya’da doğup büyüdüm. Hayatımın sorumluluğunu çok erken yaşta aldım. Kırsalda, henüz 16 yaşındayken anne oldum. O yaşlarda kız çocuklarının anne olması çoğu yerde ‘normal’ kabul ediliyor ama benim için bu, mücadelenin başlangıcıydı.
Okulda başarılı ve çalışkan bir öğrenciydim ama emeğim ve başarım görünmüyordu. Küçük yaşta anne olmak ise çok ağır bir sorumluluktu. O zaman içimde hep şu duygu vardı: Kız çocuklarının ve annelerin emeği görünür olmalı. Bunun değişmesinin bir yolu olmalı. Sanırım bugün yaptığım her şeyin çıkış noktası da o yıllara dayanıyor. Hayatım boyunca nerede olursam olayım çalışmayı, üretmeyi ve bulunduğum yere fayda sağlamayı önemsedim. Hep ‘Bir şeyi daha iyi nasıl yapabiliriz, nasıl birlikte güçlenebiliriz?’ diye düşünen bir yapım oldu.
Odabaşı Mahallesi’nde 23 yıl emek verdiğim bir mağazam vardı. Orası sadece bir işyeri değil, hayatımın ve emeğimin bir parçasıydı. 6 Şubat depreminde yıkıldı. Bir gecede yılların emeğini kaybetmek çok ağırdı. Ama o süreç bana şunu öğretti; insan her şeyini kaybedebilir, ama yeniden başlama gücünü kaybetmediği sürece ayağa kalkabilir.
Zorluklar yaşadım, yeniden başladım. Her seferinde üretmenin ve başkasına dokunmanın iyileştirici gücünü gördüm. Beni bugüne getiren en büyük şey, pes etmemek ve çözüm aramaktan vazgeçmemek oldu. Defne Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi ise bu yolculuğun en anlamlı durağı. Çünkü burada sadece kendim için değil, başka kadınlarla birlikte üretiyorum. Birlikte güçleniyor, birlikte kazanıyor, birlikte iyileşiyoruz. Kooperatif benim için bir işten çok daha fazlası; dayanışmanın, umudun ve ‘biz’ olmanın somut hali.
Zorlayıcı dönemlerden bugüne taşıdığınız en temel güç neydi?
Sanırım beni bugüne taşıyan en temel güç ‘pes etmemek’ oldu. Hayat beni çok erken yaşta sorumluluk almaya itti. Güçlü olmayı seçmek gibi bir şansım yoktu, mecburen güçlendim. Zor zamanlarda hep ‘Buradan nasıl çıkarım, ne yapabilirim?’ diye düşündüm, hiçbir zaman vazgeçmedim. Üretmek benim için hep iyileştirici oldu. Ne zaman dara düşsem çalışmaya, bir şey üretmeye ve başkasına fayda sağlamaya yöneldim. Çünkü biliyorum ki, insan ürettikçe ve birine dokundukça ayağa daha kolay kalkıyor. Ama şunu da öğrendim; güç tek başına olmuyor. Asıl gücü dayanışmada buldum. Kadınlarla yan yana geldiğimde, omuz omuza durduğumuzda hem daha cesur hem daha dirençli olduğumu gördüm. Beni ayakta tutan şey biraz sabır, biraz umut ama en çok da birlikte iyileşeceğimize olan inancım oldu.
Kooperatif fikri ilk doğduğunda, “Bunu yapabiliriz” dediğiniz o ilk an neydi? İlk cesaret adımı hangi küçük kararla başladı?
Kooperatifle ilk tanışmam 2014’te oldu. Açıkçası o zamana kadar kooperatifçilikle ilgili hiçbir bilgim yoktu. Bir gün bir arkadaşım “İmza eksiğimiz var, kooperatifi kuramıyoruz. Gel bir imza at” dedi. Ben de “Kadın kooperatifi ne demek?” diye sordum.
“Kırsaldaki kadınları destekleyeceğiz, üretim yapacaklar, sosyal ve ekonomik olarak güçlenecekler” dedi. O an hiç düşünmeden “Evet” dedim. Çünkü tarif ettiği şey tam da içimde olan şeydi. Hatta ana sözleşmeyi bile okumadan imzayı atıp çıktım. İçimden sadece “Ben bunun içinde olmalıyım” diyordum.
Sonra bir süre kooperatifi uzaktan izledim. Aradan iki yıl geçti. Ama işler iyi gitmiyordu; borçlar artmış, herkes yorulmuş, umut azalmıştı. Kooperatif neredeyse dağılma noktasına gelmişti. O noktada “Bir şey yapmam gerekiyor” dedim ve sorumluluk almaya karar verdim. Kadınlarla sürekli toplantılar yaptık. Onlara ne kadar güçlü olduklarını anlattım. Aslında biraz da birbirimize güç verdik. Onlar bana inandı, ben de onlara çok inandım. Ve o günlerde 26 kadın yeniden bir araya geldik. Asıl başlangıç bence o zaman oldu. Çünkü biz kooperatifi kağıt üzerinde değil, dayanışmayla gerçekten o gün kurduk.
Deprem sonrası herkesin hayatta kalma modunda olduğu bir anda, siz kadınlarla üretime dönmeyi başardınız. O günlerde cesaret sizin için korkusuzluk muydu, yoksa korkuya rağmen birlikte hareket etmek miydi?
Depremden sonra ortada hayat diye bir şey kalmamıştı aslında. Ev yoktu, çadırlar vardı. Sağ kalanların çoğu şehri terk ediyordu. Bir yandan da dışarıdan gönüllüler, sivil toplum kuruluşları, yurtiçinden ve yurtdışından insanlar akın akın geliyordu. Herkes bir şey yapmaya çalışıyordu ama şehir çok karanlıktı. O kadar büyük bir yıkım vardı ki… Sanki her şey karanlığa gömülmüştü. Bu şehre bir ışık lazımdı. Kadınlara, çiftçilere, köylere, depremzedelere umut olacak bir ışık.
Çok korkuyorduk. Hepimiz korkuyorduk. Ama gitmeyi hiç düşünmedik. Çünkü biliyorduk ki, bu şehrin ışığı kadınlardı. Bir gecede binlerce insanı toprağa vermiştik. Ölümden öte bir şey kalmamıştı zaten. O yüzden cesaret bizim için korkusuzluk değildi; korkuya rağmen omuz omuza durmaktı. Kooperatifte bir araya geldik. Hem kendimiz için hem bölgedeki kadınlar, çiftçiler ve depremden etkilenen insanlar için bir kapı açtık. Dışarıdan gelen, nereye gideceğini bilmeyen yüzlerce insanı da o kapıdan içeri buyur ettik. Ve o kapıdan gerçekten bir ışık doğdu. Işığı gören gelmeye başladı. Gün geçtikçe çoğaldık. Sonunda kocaman bir aile olduk.
Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki cesaret bazen sadece “Buradayım ve vazgeçmiyorum” demekmiş.
“Cesaret bulaşıcıdır” diyoruz. Bir kadının kooperatifte attığı tek bir cesur adımın başka kadınlara yayıldığına dair en somut örneğiniz ne olur?
Kooperatifle ilk tanıştığım yıllarda kadınların çoğu çok çekingen, sessiz ve geri plandaydı. Toplum baskısı, mahalle baskısı, aile ve eş baskısıyla adeta sindirilmişlerdi. Toplantılarda konuşmadan oturur, sadece dinlerlerdi. Kendilerini ifade etmeye bile çekiniyorlardı. Ama zamanla küçük küçük değişimler başladı. İçlerinden biri ilk kez “Ben de yapabilirim” deyip üretime katıldı, sonra bir başkası satışa çıktı, bir diğeri para hesabı yapmaya başladı.
Aslında cesaret böyle yayıldı. Birinin attığı adım diğerine güç verdi.
Bugün dönüp baktığımda bambaşka kadınlar görüyorum. Artık haklarını savunan, kim olduklarını bilen, emeğinin değerini bilen kadınlar var. Maliyet hesabı yapabiliyorlar,
pazarlık yapabiliyorlar, karar alabiliyorlar. Üretimin, dayanışmanın ve doğayla uyumlu tarımın ne kadar kıymetli olduğunu biliyorlar.
En önemlisi artık görünürler. Depremden sonra bu dönüşüm daha da netleşti. Yıllarca büyüttüğümüz kooperatif adeta onların sığındığı bir ağacın gölgesi oldu. 6 Şubat sabahı kooperatif birçok kadın için ev oldu, aile oldu, geçim kaynağı oldu, psikolojik bir iyileşme alanı oldu. Depremzede gibi beklemek yerine koordinasyon merkezi gibi çalıştılar; yemekler yaptılar, yardımlar organize ettiler, “Biz buradayız” dediler.
O gün şunu çok net gördüm; cesaret gerçekten bulaşıcı. Bir kadının ayağa kalkması onlarcasını ayağa kaldırıyor. Şimdi kooperatifteki kadınlar başka kadınlara ilham oluyor ve her geçen gün daha fazlası üretime ve dayanışmaya katılıyor.

Afet koşullarında kadınların yükü ikiye katlanıyor; bakım emeği, ev, geçim… Bu tabloya bakınca, cesaretin bir parçası da yardım istemek ve dayanışma kurmak mı? Siz bunu kooperatif içinde nasıl örgütlediniz?
Afet dönemlerinde yük en çok kadınların omzuna biniyor. Hem ev, hem çocuklar, hem geçim derdi… Biz de şunu çok net gördük; bu yük tek başına taşınamaz. Yardım istemek ve dayanışma kurmak bir zayıflık değil, tam tersine cesaret.
Kooperatifte her şeyi birlikte örgütledik. İş bölümü yaptık. Kimin ne yapacağı belliydi. Kimi üretimdeydi, kimi yemek yaptı, kimi gelen yardımları organize etti. Yemekleri kadınlar birlikte pişirdi, üretimde herkes elinden gelen işi üstlendi ve sürekli birbirimize destek olduk. Depremden sonra iki aile kooperatif bahçesine çadır kurup orada kaldı. Birçok işi oradan yürüttük. Kooperatif adeta yaşam alanına dönüştü. Gelen gönüllüleri de biz koordine ettik, onlarla birlikte çalıştık.
Burası zamanla bir kriz merkezine dönüştü ama tüm zorluklara rağmen üretimi hiç durdurmadık. Emek veren herkes arasında gelir eşit paylaşıldı. Çünkü kimsenin geride kalmasını istemedik. Kadınlar gündüz kooperatifte çalışıyor, sonra kendi yaşam alanlarına dönüp evlerinin işlerini hallediyor, ertesi sabah yine erkenden gelip birlikte üretmeye devam ediyordu.
Çok yoruluyorduk ama yalnız değildik. Sanırım bizi ayakta tutan tam da buydu: Sadece ürün değil, dayanışma üretmek.

Kooperatif büyüdükçe pazar, standart, kalite, eleştiri, görünürlük gibi yeni eşikler geliyor. Sizin için büyüme cesareti en çok hangi noktada sınandı?
Aslında kadınlar bu yola benden çok önce, 2010 yılında çıkmıştı. Ama her denemede bir hayal kırıklığı yaşamışlar. Emekleri sömürülmüş, haklarını alamamışlar, ürünleri satılmamış. Kooperatife olan inançları neredeyse tamamen kaybolmuştu.
Ben kooperatifle tanıştığım yıllarda hep bu hikâyeleri dinliyordum. En zor eşik bence tam da buydu; yeniden inandırmak. Çünkü para bulmak ya da üretmekten önce, insanların umudunu geri getirmek gerekiyor. Ben onlara hayallerimi gerçekmiş gibi anlattım. Birlikte başarabileceğimizi söyledim. Sanırım önce bana inandılar, sonra kendilerine inandılar. Yavaş yavaş ayağa kalktık, üretim başladı. Artık geri dönüş yoktu. 2022’nin sonunda borçlarımız kapanmış, üretim büyümüş, 2023 için hedefler koymuştuk.
Tam “Başardık” dediğimiz yerde 6 Şubat depremi oldu. Her şey yine başa sardı. Bu defa kayıplar daha ağırdı; sadece ekonomik değil, psikolojik olarak da çok yıkıldık. Ama yine aynı yerde durdum ve “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” dedim. Yeniden inandık, yeniden başladık. Bunun da dönüşü yoktu. Deprem sonrası kooperatif daha görünür oldu. Çok sayıda ziyaretçi geldi, dayanışma büyüdü, yurtiçi ve yurtdışında tanınmaya başladık. Ama büyümek beraberinde başka sorumluluklar getirdi: pazar, standart, kalite, eleştiri, görünürlük… Artık daha profesyonel olmak zorundaydık.
Bizim için en kritik mesele güvendi. Çünkü biz katkısız, doğa dostu üretim yapan bir kooperatifiz. İnsanların bize duyduğu güveni asla boşa çıkaramazdık. Benim için büyüme cesareti tam da burada sınandı; daha çok büyürken özümüzü kaybetmemek. Güveni koruyabilmek. Çünkü güven varsa her şey var.

Bu söyleşiyi okuyan ve şu an ‘Ben yapamam’ diye düşünen bir kadına, yumuşak ama gerçek bir yerden ne söylemek istersiniz? Ona bulaştırmak istediğiniz cesaret cümlesi ne olurdu?
Ben kimsenin güçlü doğduğuna inanmıyorum. Ben de güçlü başlamadım. Hayat beni mecbur bıraktıkça güçlendim. Korktum, düştüm, yeniden başladım. Hepimiz böyleyiz aslında. O yüzden “Yapamam” deme. Çünkü insan sandığından çok daha dayanıklı. Bazen cesaret büyük adımlar atmak değil, sadece vazgeçmemek. Küçücük bir adım bile hayatın yönünü değiştirebiliyor.
Şunu öğrendim: Bir kadın kendi gücünü fark ettiğinde her şey değişiyor. Dayanışma varsa yol mutlaka açılıyor. Yeter ki kendine inanmayı bırakma. Çünkü gerçekten, sandığından çok daha güçlüsün.