Ancak daha büyük meselemiz şudur: Hâlâ birlikte yaşamak ve hayat tarzlarına saygı meselesini konuşuyoruz. Bunu aşmış olmalıydık. Yaşanan sayısız acı tecrübeden sonra herkesin kendisini iyi ve huzurlu hissedeceği bir düzen tutturmalıydık. Bu olamıyor… Hâlâ bu ülkede ‘başkalarının hayat tarzına saygı göstermek’ veya ‘birlikte yaşamak’ temalı yazılar, sözler, konuşmalar gündem olabiliyor. Demek ki bu hissiyat sahipsiz ki hâlâ bunları söylüyor olmak takdir vesilesi sayılıyor. En nihayet, bu en temel ve en olmazsa olmaz özelliklerin kazanımı için hâlâ çaba gösterilmesi gerekiyor.
Evet, Türkiye onyıllardır başta Kürt meselesi ve Alevi hakları konusunda yeterli adım atamadı ama aynı zamanda bu sorunlarla yaşamayı bildi. Meseleler çözülememiş de olsa bir sosyal pozisyonun diğerinden daha makbul olduğu düşünülemez. Herkes doğumdan gelen veya sonradan edindiği veyahut da iradesiyle tercih ettiği kimlikleriyle makbuldür. Kimliklerin her biri, sahipleri ve sosyal çevresi için ‘ideal norm’dur. Kimse Türk olmak veya laik olmak zorunda olmadığı gibi başka bir şey olmak zorunda da değildir. Ne ise, nasıl inanıyorsa, nasıl istiyorsa öyledir. Mesela dinin de farklı yorumları vardır ve yorumlardan birisi diğeri üzerinde dayatma gerekçesi değildir.