1917 Devrimi otantik bir devrimdi. 1990’ların başında Sovyet rejiminin paldır küldür çökmesi de onun kadar otantik bir olaydı. “Devrimi yapanlar”la “kitle” arasında organik bir alışveriş kurulmazsa, devrim kendisi ne kadar otantik ya da “şanlı” olursa olsun, varılacak nokta budur.
Türkiye’nin koşulları (ve Türkiye’nin bir “cumhuriyet” olarak modernleşme yoluna girdiği sırada “dünya koşulları”) bu toplumda ortaya çıkabilen “sol”un egemen rejimle (“tek-parti”) ve onun ideolojisiyle (“Kemalizm”) saf tutmasına yol açtı. Başka türlü olabilir miydi? Belki olabilirdi, ama olmadı.
Olduğu anda bu öncelikle “taktik” bir seçimdi. Ama yıllarca böyle devam edince, “geçici” ya da “taktik” bir şey olmaktan çıktı, kalıcı ve “zorunlu” hale geldi.
Onun için de, bir “Türkiye Solu”, gerçek anlamda, oluşamadı.
Konuya tersinden başladım: bu “sol”un “din”le ilişkisinden. Ama asıl nedensellik zinciri öbür türlü işliyor: yani, böyle bir “sol” olmayı seçince, “bu sol”un dinle ilişkisi de böyle oluyor.