Erdoğan, “77 milyonun kardeşçe paylaştığı acı” içinden bir ayrık otunu gözümüze soktu. “Pensilvanya’daki örgüt liderini bir elebaşı gibi değil, haşa bir mehdi, mesih gibi gören…bir ahlaksız çıkıyor”, “’Ocaklarına ateş düşsün’ dedi ya, zavallı şükrediyor. Liderinin o bedduasının tuttuğunu, o bedduanın da Soma’da masum madencileri bulduğuna inanıyor.”
Hedefte Ali Ünal var, ama Başbakan’ın elindeki kocaman satır bir genelleme ile Cemaat’in üzerine iniyor: “Yazıklar olsun, bırakın milleti, bu toprakları, bu dine yaptığınız ahlaksızca saldırıdan dolayı yazıklar olsun.”
Ali Ünal’ın söylemediği sözler üzerinden hedefe yerleştirilenlere bakın. İyi mi? Çektikleri üzüntünün üzerine, bu sözlere muhatap olanların yerine koyun kendinizi ve şu soruyu sorun. Evet, acılar farklı kesimler tarafından araçsallaştırıldı. Allah aşkına Başbakan’ın şu sözleri gibi Soma’daki acının ucuzlatıldığı, basit bir siyasî öfke ve kin malzemesine dönüştüğü, yerlerde süründüğü bir laf duydunuz mu?
Siyasî sorumluluğunu kendisinin taşıdığı faciada hayatını kaybeden 301 cana duyulan üzüntünün üzerinden “cadı avı”na malzeme devşiren, aynı inancı ve hayatı paylaştığı tertemiz insanları şeytanlaştıran Başbakan’ın yanında bir aydının saf tutabilmesi ve bu rezilliği omuzlarında taşıyabilmesi için feda edemeyeceği çok kutsal nedenlerin olması lâzım.
“Midesiz” ve “omurgasız” olmak, en son ihtimal. Acının politikası bu kadar insafsızca ve iğrenç bir şekilde yapılabilir mi? Açıktan akan bu iğrenç siyaset kanalizasyonu, bugünün Türkiye’sinde aynı istikamete bakan iki kesimin arasında boydan boya uzanıyor.