Soma faciası, hepimizin yüreğini dağladı. Herhangi bir ülkede benzer bir rezillik yaşansa, doğal olarak insanlar sokağa çıkar, isyan eder. Ancak Türkiye’de “bu görüntü hiç olmasın” isteniyor: Herkes evinde otursun, dersine çalışsın, köle gibi çalışsın, vergisini versin, ne olduğunu sorgulamasın, Soma’ya para yollayarak vicdanını rahatlatsın mantığı…
Okmeydanı’nda perşembe günü, biri cemevinde cenazeye katılan, diğeri gece süren çatışmalar esnasında, iki yurttaşımız can verdi.
Başbakan, bu ölümler üzerine “Polis nasıl sabrediyor, bilmiyorum” diyerek polisi daha fazla suç işlemeye, insanın (özellikle de Alevi!) canına kastetmeye teşvik eden sözler sarf ediyor. Bunların bilinçli yapıldığını, nefret söyleminin “bir strateji” niyetine, bilhassa kullanıldığını artık hepimiz, çok acı bir biçimde öğrenmiş olmalıyız.
Gezi’nin yıldönümü yaklaşır, Batı eleştirilerinin dozu artar ve Türkiye emin adımlarla otoriter bir rejime kayarken, dikkati başka yerlere çekmekten, yeni düşmanlar yaratmaktan başka çözüm üretemiyor AKP. Bu nedenle tetikçi yayınlarda ve iktidarın söyleminde anti-semitizm, Batı düşmanlığı, muhalif basın ve Alevi nefreti itinayla körükleniyor.
Hrant Dink cinayeti, Roboski’de üzerine bomba yağdırılan Kürtler, Gezi’de öldürülen gençler, yolsuzluk skandalları, Suriye’de muhaliflerle karanlık ilişkiler ve son olarak Soma faciası, herhangi bir siyasi iradenin kaldıramayacağı ağırlıkta suçlara işaret eden iddialarla yüklü. Henüz hiçbirinin yargısı tamamlanmadığı, en beteri adalete dair ümit kalmadığı için toplumun bir kesiminde öfke büyüyor. Çok zor ama, imkânsız değil. Soğukkanlılığı korumak, daha etkin birleşmek ve alternatif muhalefet biçimleri geliştirmek hâlâ mümkün. Şiddete şiddetle değil, ezber bozarak etkili cevap verilebilir. Aksi takdirde, korkarım insanların sokaklarda, madenlerde, inşaatlarda veya kocaları eliyle katli artarak sürecek.