Arap Baharı darbecilerin ve diktatörlerin sert rüzgarıyla kesilirken Türkiye’nin bu bölgelere ilişkin diplomasisinin temelleri de doğal olarak sarsılmaya başladı. Buna Türkiye’nin darbeler ve katliamlar karşısındaki haklı insani duruşu da eklenince her şeyin ters yüz olduğu bambaşka bir tablo ile karşı karşıya kaldık.
Şimdi iş işten geçtikten sonra ‘keşke’ diye başlamanın bir anlamı yok ama, keşke ortaya çıkan tablo karşısında hiç zaman kaybetmeden hızlı bir diplomasi okuması yapabilseydik. Olmadı, yapamadık…
Kuşkusuz Türkiye’nin görünümü sadece bölgesel düzlemde değil, Avrupa ile olan ilişkiler de rüzgarların sert estiği bir iklime evrildi. Maalesef 2013’ten itibaren içerideki politik ve toplumsal gelişmeleri iyi yönetemediğimiz için hiç hak etmediğimiz bir negatif algı rüzgarına yakalandık. Ve ne yazık ki bu algının Türkiye’nin dış dünyadaki imajını zehirlemesinin önüne de geçemedik.
Bunu yapamadığımız gibi “Bütün dünyanın bizi yok etmek üzere ittifak ettiği” zehabına kapılarak reel politikte asla karşılığı olmayan bir söylem anaforuna kapıldık.