
erayozer@gmail.com
ERAY ÖZER
Çok uzun bir zaman önce tanıştık Çayan’la. Herhalde bir 15 yıl olmuştur. Bir haber için Hakkari’ye davet edilmiştim. Güneydoğu’da uzun bir süredir bombaların patlamadığı, silahların ateşlenmediği bir zaman diliminin sonuna geldiğimizi henüz bilmiyorduk.
Uzunca bir barış döneminden sonra kent merkezinde bir patlama olmuş fakat Şemdinli’deki Umut Kitabevi henüz bombalanmamıştı. Buna rağmen Hakkari merkezde yaşanan patlama sonrasında bölge halkını yeniden bir tedirginlik kaplamıştı. Yüzler gülmeye devam etse de, insanlar içlerinden “Acaba o kötü günlere geri mi dönüyoruz” diye soruyordu. Şüphelenmekte haklı çıkacaklardı. Umut Kitabevi bombalaması ve devamında yaşanacaklar için geri sayım başlamıştı.
Hakkari ise çok ama çok güzeldi. Şehrin kurulduğu yamaçlarda dolanırken kendimi çok iyi hissettiğimi hatırlıyorum. Daha önce hiç gelmediğim için utanmış, sonra zamanla bu duygu yerini kısa zamanda şehirle ilgili her detayı öğrenme ihtiyacına bırakmıştı.
Hayırsever bir ailenin sponsorluğunu üstlendiği bir basketbol turnuvasını yerinde izlemek ve sonrasında bir yazıya dönüştürmek (http://www.radikal.com.tr/spor/hakkride-bir-turnuva-759663/) üzere davet edilmiştim. Her yıl gelirlerinin belirli bir miktarını bu ve benzeri bir hayır işine ayıran ilginç bir aileydi.
Turnuvanın bir de belgeseli olsun isteniyordu ve Çayan da bu belgeseli çeken ekiple birlikteydi. Bana şehir merkezini o gezdirdi. Ekipten ayrılıp merkezde dolaştığımızı ve sürekli gırgır yaptığımızı, Çayan’ın beni çok güldürdüğünü hatırlıyorum.
Sonrasında çok sık olmasa da görüşmeye devam ettik. Belgesel sinemacılarla bir süre ‘takılıp’ işi öğrendikten sonra hızla kendi belgesellerini çekmeye başladı Çayan. Zaten Hakkari’de konuştuğumuzda aklında sadece bu işi yapmak vardı. Neler yapacağı, hangi aşamaları geride bırakması gerektiği kafasında çok netti.
Filmlerini özellikle takip etmeye çalışır, izler izlemez arayıp tebrik eder, filme dair düşüncelerimi aktarırdım. Bakur’dan sonra bir daha görüşmedik. Çayan’ın geçirdiği rahatsızlığı da ne yazık ki epey sonra öğrendim. Zaten nasıl görüşelim, Bakur’un kurgusu tamamlandıktan bir gün sonra Çayan’ın kalbi durmuş ve 15 dakika boyunca çalışmamıştı.
Aylarca hastanede kalmıştı. Çıktığında ona yüzde 99 engelli raporu vermişlerdi.
Sonrasında bir kez gördüm onu. Beyoğlu’nda eşiyle birlikte yürüyorlardı. Aptalca biliyorum ama içimden çok gelmesine rağmen yanına gidemedim. Beni hatırlamazsa kendisini kötü hisseder, ona iyi gelmem diye düşündüm. Sonra da bu düşüncemden dolayı kendime kızdım.
Çayan’ın yarın sabah bir duruşması var. Malulen emekli olmaya çalışıyor. Kendisiyle ilgili hazırlanan raporda ‘yardıma muhtaç olmadığı’ tespitinde bulunulduğu için süreç mahkemeye taşındı. Oysa Çayan Demirel’in yardıma ve malulen emekliliğin kendisine sağlayacağı haklara ihtiyacı olduğu çok açık. Bunun için herhangi bir insanın ona sadece benim gibi karşı kaldırımdan bakması bile yeterli.
Çayan’a malulen emeklilik hakkının şu aşamaya gelinene kadar verilmemesi belli ki siyasi bir karar. Onun muhalif tavrından ve filmlerinden kaynaklanıyor. Fakat bu süreci bu noktaya taşıyanlar bir an durup düşünmeli…
Ölümle aramızda bir nefes kadar mesafe var. Tekleyen bir kalp, beyine doğru yolculuğa çıkan küçük bir pıhtı… Bizimle aynı şekilde düşünmediği için zulme reva gördüğümüz insanla aramızda sadece bu kadar bir mesafeyle yaşıyoruz.
Malulen emeklilik hakkını elinden almanın Çayan’ı cezalandırmak olduğunu düşünen birileri varsa bilmeli ki fena halde yanılmaktalar. Yaşam melekelerini devam ettirmek için yardıma ihtiyaç duyan birisinden bu yardımı esirgemenin hiçbir inanç sisteminde yeri olmadığı gibi, bu insanın kendi vicdanını infaz etmesinden başka bir şey değil. Malulen emeklilik Çayan’ın hakkı ve devlet bu hakkı ona borçlu. Tıpkı aynı durumdaki her vatandaşına borçlu olduğu gibi.