2015’de kaybettiğimiz Yaşar Kemal’i özüyle sözüyle folklorik halk geleneğine bağlı anlatıcı, hatta edebiyatın masalcısı sayanı çoktur.
Öyle ki onun çağdaş Homeros olduğunu vurgulayanı da çıkar; pek kabul görmeyecek iddia değildir. Ne var ki Yaşar Kemal’i yalnızca folklorik bir anlatıcıya, sözlü kültürün yazıya geçmiş bir yankısına, sözlü kültür tarihi çalışmacısına indirgemek, onu Anadolu’da köy köy gezen bir meddah, dahası Kürt köylerine giden dengbej gibi görmek olur.
Oysa Yaşar Kemal, Batı’dan aldığımız burjuva roman tekniğini harmanlayarak masal anlatan bir bilge olduğu kadar, iktidarın, mülkiyetin, şiddetin, ‘direniş ve tahakküm sanatının’ haritasını çıkaran sert bir araştırmacı, yazar, hatta tarihçidir.
Romanlarının çoğuna mekân olan Çukurova onun için yalnızca bir coğrafya değil; eşrafın, mütegallibenin, ağalığın, yanaşmanın, dağa çıkmış eşkıyanın, jandarma ve devletin ve dahi yoksulluğun birbirine dolandığı siyasi bir sahnedir.
Yaşar Kemal’in asıl ustalığı da burada yatar, masalını bugüne taşır; destansı sözünü bugünün gerçekliğine yakıştırır.