ONUR BÜLBÜL*
Bir yandan Türkiye ekonomisinin temel göstergeleri itibariyle eskisi kadar olumlu bir görünüm sergilemediği ve ekonomi yönetimi tarafından uygulanan tedbirlerin uzun vadeli ve kalıcı reformlardan ziyade günü kurtarmaya yönelik olduğu tartışılırken, diğer taraftan İstanbul Borsası’nın son haftalarda rekor üstüne rekor kırdığı haberleri geliyor. Pek çok insan da doğal olarak, ekonomideki kötü gidişattan dem vuranlara, “E iyi de madem ekonomi iyiye gitmiyor neden borsa rekor kırıyor” diye soruyor.
Bu soruya cevap verirken, öncelikle ülkemizin küresel ekonomideki yerini, yani biz ne yaparsak yapalım, kısa vadede değiştiremeyeceğimiz şartları anladıktan sonra, münferit olarak bu ligdeki diğer oyunculara göre nasıl bir durumda olduğumuzu irdelemek gerekir. Bu analiz, borsa endekslerindeki ana belirleyici küresel risk iştahındaki genel eğilimin yanısıra, Türkiye’ye özgü durumu ve nerede olduğumuzu anlayarak bütüncül bir değerlendirme yapabilmemizi sağlayacak.
Türkiye ekonomisi dünyada orta gelir seviyesine sahip, herhangi gelişme yolundaki ekonomilerinden biri. Ligimizde bizden iyi performans sergileyen de var, bizden kötü durumda olan da. Ancak bu lig, maalesef dünya ekonomisinde politika yapıcı değil, politikalardan etkilenen bir lig.
Küresel açıdan bakıldığında, 2016 yılı kasım ayında Trump’ın ABD başkanı seçilmesinin ardından Amerikan piyasalarında bir bahar havası estiği görülüyor.
Örneğin Dow Jones endeksi, başkanlık seçiminden hemen önce, 4 Kasım 2016’da 17 bin 888 puanken, Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduğu ocak ayında 20 bin 100 puana (26 Ocak) ulaşmış. Bu çıkış iki aylık bir dönemde yüzde 12’lik bir artışa işaret etmekte. Söz konusu artışın, Aralık 2013’ten 4 Kasım 2016’ya kadar geçen üç yıllık sürede yüzde 8.5 dolaylarında olduğu göz önüne alındığında, Trump’ın seçilmesinin piyasalardaki muazzam etkisi daha iyi anlaşılacak.
Bu etkinin ana nedeninin, küresel krizden çıkış sürecinde Amerikan Merkez Bankası’ın (Fed) faiz artırımına yönelik beklentilerin yanısıra, Trump’ın kampanya döneminde verdiği vergi reformu ve ilave altyapı yatırımları gibi genişleyici maliye politikaları sözü olduğu düşünülmekte. Söz konusu politikaların etkisiyle Amerikan ekonomisinin daha hızlı büyüyeceğine ilişkin beklentiler, uluslararası yatırımcıları Amerikan borsalarına çekti.
Bu durumun, Türkiye dahil gelişen piyasalara etkisi, aynı ligde bulunduğumuz ülkelerin tamamının borsalarında düşüş yaşanması oldu. Örneğin, Kasım 2016-Ocak 2017 döneminde Borsa İstanbul yüzde 1.7 değer kaybederken, Güney Afrika borsası yüzde 2, Brezilya borsası yüzde 7.6 oranında değer kaybetti.
Trump yönetiminin göreve geldiği ocak ayından bu yana, kampanya döneminde verilen diğer sözlerin yanısıra genişleyici ekonomi politikalarına yönelik sözlerin de henüz yerine getirilememiş olması ABD ekonomisine yönelik büyüme beklentilerinin törpülenmesine yol açtı. Bununla birlikte, 2017 yılı başından bu yana ABD ekonomisine yönelik olarak gelen istihdam, büyüme, sanayi üretimi, tüketici güven endeksi, tüketici harcamaları gibi göstergelerdeki olumlu gidişat, Fed’in 2017 yılında iki kez faiz artırmış olmasına rağmen yatırımcıların ABD borsalarına yönelik iştahını devam ettiren etkenler oldu. Nitekim, ekonomik göstergelerin son derece olumlu geldiği 26 Ocak-4 Ağustos arası yedi aylık dönemde Dow Jones endeksi yüzde 9.9 oranında arttıb Ancak, söz konusu süreçte ABD ekonomisine yönelik ‘Trump etkisi’nin rolü azalırken, yatırımcılar gelişen piyasa ekonomilerine yeniden yönelmeye başladı.
Gelişme yolundaki ülkelerin genel performansına yönelik beklentilerin olumlu ve dolayısıyla küresel risk iştahının da yüksek olduğu bu süreçte, bu ülkeleri birbirinden ayıran en önemli etken münferit kısa vadeli risk algısı olarak karşımıza çıkmakta. Burada kısa vadeli risk algısına yönelik olarak vurgulanması gereken bir husus, sıcak para olarak da adlandırılan yatırımların bir kısmını oluşturan borsa yatırımlarının fabrika, ofis, üretim tesisi, vs. gibi yerleşik ve uzun dönemli doğrudan yabancı yatırımlardan farklı olarak aynı gün içinde çekilebilen nitelikte esnek olduğu. Dolayısıyla borsa endekslerinin performansı, ülkelerin uzun vadeli ekonomik göstergelerinden bağımsız olarak kısa vadeli istikrara daha duyarlı.
Nitekim, Brezilya’da 28 Nisan 2016’da Rousseff hükümetinin yolsuzluk iddiasıyla görevden alınmasının ardından gelen Temer hükümetine yönelik olarak haziran ayından bu yana devam eden yolsuzluk iddiaları, Güney Afrika’da Zuma’ya yönelik yolsuzluk iddiaları ve yolsuzluğa karşı bir siper olarak görülen Maliye Bakanı Pravin Gordhan’ın 31 Mart 2017’de Zuma tarafından görevden alınması ve sonrasında yaşanan hükümet krizi gibi gelişmeler, söz konusu ülkelerin kısa vadeli risk algılarını olumsuz yönde etkiledi.
Ülkemizde ise otoriterleşme ve demokratik standartların erozyonuna rağmen, siyasi istikrarın varlığı ve 16 Nisan referandumu sonrası perçinlenmiş olması, Türkiye’yi söz konusu dönemde sınıf arkadaşlarından ayıran ve ülkemize yönelik kısa vadeli yatırım iştahını kabartan bir özellik oldu. Küresel risk iştahının da yüksek olduğu 2017 Ocak ayından bu yana siyasi çalkantılarla sarsılmasına rağmen Brezilya borsası yüzde 12.6, Güney Afrika borsası ise yaklaşık yüzde 10 yükselirken; yıllardır yokmuşçasına çok arzulanan siyasi istikrara kavuşan ülkemizde borsa, küresel eğilime paralel olarak yüzde 30 oranında yükseldi.
Öte yandan, yüzde 65’ler düzeyinde yabancı yatırımcıya ve geri kalan kısmının büyük çoğunluğu ülkemiz sermaye sahiplerine ev sahipliği yapan İstanbul Borsası’nın rekor kırmasının bizlere nasıl bir faydası olduğu cevaplanması gereken önemli bir soru. Herkesin bizi kıskandığı (!) bu dönemde altını tekrar çizmek gereken husus, piyasa yatırımcılarının kısa vadeli risklere demokratik standartlarda yaşanan erozyon veya otoriterleşmeye göre daha hassas yaklaştığı gerçeği.
Nitekim aşağıdaki grafiklerde yabancı yatırımcının, Güney Afrika ve bağımsız yürütme ve yargı sayesinde devlet başkanını yolsuzluk iddiasıyla azledebilen Brezilya’daki kısa vadeli risklere tepkisini, bu ülkelerin borsa endekslerindeki ocak ayından bu yana devam eden artış trendindeki çalkantıdan gözlemlemek mümkün.



Bununla birlikte, siyasi istikrar ve kısa vadeli risk algısının nispeten düşük olması ülkemizin ekonomik sorunlarının çözüm reçetesi değil. Burada bizleri doğrudan ilgilendiren konu, Türkiye ekonomisinin uzun vadeli görünümünün pek de parlak olmadığı.
Örneğin, ülkemizde enflasyon (temmuz ayındaki aşağı yönlü dönemsel etkiyi bir yana bıraksak) 2017 yılı başından bu yana çift hanelerde seyretmekte, resmi işsizlik yüzde 10-13 bandında hareket etmekte, büyüme ve istihdam yaratıcı doğrudan yabancı yatırımlar son bir yılda yüzde 30 oranında düşmüş bulunmakta.
Pansuman politikaları kapsamında ise Kredi Garanti Fonu ile kamu tarafından desteklenen krediler artıyor, bu durum vatandaştan ziyade bankaların bilançolarına olumlu yansıyor, ancak kamu bütçesine ilave yük oluşturma tehlikesini beraberinde getiriyor, ucuz krediyle piyasada uzatmaları oynayan şirketler iş alabilmek için fiyat kırarak rekabetçi şirketleri de batağa çekiyor ve istihdam seferberliğiyle yaratılan suni istihdam artışı şirketlerin verimliliğine de sekte vurarak orta vadede daha büyük bir büyüme ve işsizlik sorununa işaret ediyor.
Türkiye ekonomisine yönelik değerlendirmelerde ülkenin ekonomik potansiyeli ile gerçekleşmeler arasındaki farkın vurgulanması önemli. Burada ekonomik potansiyelden kasıt, doğru politikalar uygulanması neticesinde gelinebilecek nokta. Genç nüfusu, yüksek dinamizmi, güçlü üretim potansiyeliyle ülkemiz, doğru politikaların uygulanmasıyla gelişme yolundaki ülkeler liginden gelişmiş ülkeler ligine geçen ender ülkelerden Güney Kore efsanesini geride bırakacak potansiyele sahip. Ekonomik gerçekleşmeler itibariyle bakıldığında ise mevcut politikaların uygulanmaya devam edilmesi, ülkemizi mevcut liginde orta seviye bir oyuncu olmaktan öteye geçiremeyecek.
Müreffeh, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve rekabetçi Türkiye’yi en kısa zamanda görmek hepimizin arzusu. Ancak bu hedef, kendimizi kandırmadan, refahı tabana yayarak ve ‘Kıskanılıyoruz’ hezeyanıyla ülkemizi dünyadan soyutlamak yerine hem içerde birbirimizle hem de dışarda paydaşlarımızla kucaklaşarak mümkün olacak.
* Ekonomi Bakanlığı’nda dış ticaret uzmanı, serbest ticaret anlaşması müzakerecisi, bakan danışmanı gibi görevlerin ardından 2011-2015 arası Washington D.C. büyükelçiliğinde ticaret ataşesi olarak çalıştı; devamında kamudan ayrılarak D.C.’de kendi danışmanlık şirketini kurdu. Kamudan ayrıldıktan sonra Türkiye üzerine yazılar yazmaya da başladı.