Beşinci günün sonundaki kâhır dolu İran-Nijerya maçını saymazsak, hem draması, hem futbolu, hem golleri, hem hakem hataları, hem de sansasyonel maçları yerli yerinde, fena olmayan bir Dünya Kupası izliyoruz. İşte turnuvanın ilk beş gününden birkaç not.
Bu hakemlerle bu kupa yürür gider
Bariz ve evsahibi lehine yapıldığı için kafa karıştırıcı bir hakem hatasıyla başlayan turnuva, daha ilk beş günde, ihtiyar hakem hocalarına en az 55 programlık malzeme çıkardı. Tek teselli, Fransa-Honduras maçında ilk kez uygulanan gol çizgisi teknolojisi sayesinde, Erman Toroğlu’nun bundan sonra stüdyoya tuvalet kağıdı getirmeyecek oluşu.
2-0 öndeyken korneri geriye kullanan Arjantin karanlığı
Favorilerden Arjantin, Bosna-Hersek karşısında hayal kırıklığıydı. Sabella hocanın tuhaf 5-3-2 dizilişi yüzünden takım yelpaze gibi açılınca, Mascherano’yla Messi’nin arasındaki boşluk Atmeydanı’na döndü, koskoca Arjantin savunmadan Di Maria’ya atılan uzun toplar dışında bir hücum planı üretemeden ilk yarıyı bitirdi. İkinci yarıda Higuain-Gago aşısıyla birlikte işler kısmen de olsa düzeldi ve Messi golünü attı ama 82. dakikada, 2-0 öndeyken kazandığı korneri geri paslarla kendi sahasına kadar gönderen Arjantin karanlığı, 80 öncesine dönmek isteyenleri bile bunalttı. İşler düzelmezse, başka bir takım cezayı fena kesecek bu Arjantin’e.
2018’de her takıma bir Pirlo verilecekmiş
Yalan ama keşke gerçek olsa. FIFA, hakemin cebine sprey boya koymakla uğraşacağına, böyle heyecan verici projelere yönelse fena mı olur? İtalya-İngiltere maçında seyrettiğimiz Andrea Pirlo, nesli tükenmekte olan egzotik, nefes kesici güzelliğe sahip bir hayvan gibiydi. Keşke hiç yaşlanmasa, bu sakallı kahramanı ömrümüz oldukça seyretsek.
Ayrıca İngiltere karşısındaki İtalya’yı 2006’daki zaferden beri hiç bu kadar kompakt, uyumlu, aklı başında ve sakin görmemiştim. Bu gurur, Candreva’dan korkutucu hücum silahı yaratan Prandelli’ye ait.
Barcelona çökünce İspanya göçmüş sayıldı
Her güzel şeyin bir sonu var. Çatı aday denince ilk akla gelen isim olan Vicente del Bosque hocamıza saygım büyük, ama onun ve Barcelona’nın bayraktarlığını yaptığı presle-öldürmeli, pasla-boğmalı futbolun da en azından bir süreliğine sonu gelmiş görünüyor. Sadece Hollanda’nın 5-1’lik galibiyetinden değil, genel olarak Avrupa liglerinde sezona hakim olan takımlara ve Dünya Kupası’nın genel gidişatına bakarak söylüyorum bunu. Bu tarz futbolun daha dengeli bir terkibi iki takımda, Almanya ile İtalya’da var. Şimdi onların rakipleri düşünsün. (Üç hafta sonra İspanya kupayı kaldırınca, bana bunu hatırlatırsınız, ben de afiyetle yerim laflarımı.)
Alamanya Alamanya, Pepe gibi bulaman ya
Yok yok Almanya’nın mideye löp et gibi oturan 4-0’lık zaferini büsbütün Pepe’nin atılmasına bağlayacak değilim, adamlar güzel top oynuyor. Ama Portekiz’in yıllardır bitmek bilmeyen forvet çilesi çözülmüş olsa, yani o ilk pozisyonda Almeida yerine şöyle azgelişmişinden bir Benzema bile olsa, şimdi başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Almanya’nın muhtemel çeyrek final rakibi kim mi? Tabii ki Fransa.
Cevval gençlik
Dünya Kupası’nın “beklenmedik çıkış yapan cevval genç oyuncu” kotası da yavaş yavaş çatı adaylarla dolmaya başlıyor. İngiltere’de Hodgson’ın moderen 10 numara gibi orta yere saldığı Raheem Sterling, galopa çıkmış tay gibi nasıl dinamik, nasıl korkusuzdu öyle.
Sonra Fildişi Sahili’nin 21’lik sağ beki Serge Aurier’e ne diyeceksiniz? İşini seven motosikletli kurye gibi çocuk: Otobanda ağır araçların arasından zarif slalomlar, sonra adrese teslim iki asist ve iki gol.
İlk beş günün en büyük sürprizlerinden birini Uruguay’ı 3-1 yenen Kosta Rika yaparken, 21 yaşındaki Joel Campbell, hem çalışkanlığı, hem zekası, hem de cesaretiyle günün kahramanlarından biriydi.
Fransa’da Deschamps’ın gençlik aşısının en nadide ürünlerinden biri olan 23 yaşındaki Antoine Griezmann, Ekvador maçı kaybetse de parlamayı bilen, Rıdvan Dilmen’in sevdiği türden “kat eden” kanat oyuncusu Jefferson Montero, bilenlerin zaten bildiği 21 yaşındaki Kolombiyalı oyunkurucu James Rodriguez de, turnuvanın digger Hasan Şaş adaylaru arasında.
Ömer Üründül’i bile ağlatacak goller
Neymar’ın Hırvatistan’a attığı frikik golü, tıngır-mıngır Hotiç ekolünden gibi görünse de, akıllıca yapılmış, isabetli bir vuruşun ürünüydü.
Van Persie’nin İspanya’ya attığı ilk gol, Uçan Hollandalı efsanesinin sağlaması yerine geçerek, Dünya Kupası folkloründeki yerini aldı. Hollandalı golcü, yere büsbütün paralel hale getirdiği vücüduyla o şahane pasa doğru hareketlenirken, 90’lardan kalma düşük çözünürlüklü bir bilgisayar oyunu karakterini andırıyordu.
Ben yaşlandıkça yavaşladım, merdivenleri falan eskisi gibi çıkamaz oldum; Arjen Robben maşallah Benjamin Button gibi, yaşlandıkça coşuyor, hızlanıyor, kıvraklaşıyor. İspanya’yı yerin dibine soktukları maçta, nasıl tazı edasıyla koşup rüzgarında üşüttü Ramos’u, üstüne de Casillas’a yatsıyı kıldırıp golünü yazdı. Turgay Şeren’in deyişiyle, “Akıl alır gibi değil sevgili Abidin!”
Joel Campbell’ın attığı ilk Kosta Rika golü, ders kitaplarına girecek bir kanat atağının sonunda, hedefe çivi gibi giden bir vuruşla gelmiş olması açısından değerliydi.
İtalya-İngiltere maçında Marchisio’nun uzaktan attığı gol tek başına da güzeldi ama yıllar sonra bu golü seyredecek olan çocuklarımız golden çok, topun üzerinden atlayıp arkasındaki adamla birlikte, o mağrur edasıyla bir kara delikte kaybolan sakallıyı konuşacaklar.
Maradona efsanesiyle büyümüş, tozlu topraklı mahalle arsalarında gol attıktan sonra onun adını haykırmış çocuklara can üfleyen adamsa, varolan galakside ona en yakın topu oynayan Lionel Messi oldu. Messi’nin Bosna-Hersek’e sekiz yıl aradan sonra attığı ilk Dünya Kupası golü unuttuğumuz lezzetleri hatırlatan bir esinti oldu Maracana’nın orta yerinde. Vedat Milor görse, “Bunu aslında elle yemek lazım diyerek,” beş yıldızı basardı.


