Kötülük nerede başlar?
K

İnsan kötülükle karşılaştığında ilk refleksi uzağa itmek olur. Ne de olsa kötü hep başkasının içindedir: başka bir zihnin karanlığında, başka bir hayatın yarasında, başka bir gerekçenin arkasında. Böyle yaptığımızda içimiz rahatlar. Tehlike sanki kapının dışında kalmış gibidir.

Oysa insanlık tarihi, zihnin işleyişi ve gündelik hayatın tanıklıkları, bu rahatlatıcı hikâyeyi sürekli bozar. Kötülük çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden konuşur. Bizim kelimelerimizi kullanır; bizim gerekçelerimizi üretir; bizim korkularımıza yaslanır. Yabancı değildir, tanıdıktır. Rahatsız edici olan da tam olarak budur.

Kötülüğü yalnızca ‘hasta’, ‘sapkın’, ‘canavar’ figürlere yerleştirmek kısa süreli bir rahatlama sağlar. Ama aynı zamanda körleştirir. Çünkü kötülük yalnızca uç örneklerde değil, çoğu zaman sıradanlığın içinde filizlenir.

Kritik soru

Hannah Arendt, Kudüs’teki yargılamasını izlerken Nazi döneminde milyonlarca insanın ölümüne uzanan sistemin içinde yer almış Adolf Eichmann’ı bir ‘korku filmi canavarı’ gibi değil, görevini yaptığını düşünen, kurallara uyduğunu söyleyen, düşünmeden itaat eden sıradan bir memur gibi görür. Bu sahne, onun ‘kötülüğün sıradanlığı’ dediği rahatsız edici fikre dönüşür.

Büyük yıkımlar bazen şeytani niyetlerden değil, düşünmeden uyum sağlamaktan, sorumluluğu parçalara bölmekten, ‘işini yapıyor olmak’tan doğar. Şiddet bazen yumrukla değil, imzayla iner.

Öte yandan, bu sıradanlık herkeste aynı biçimde işlemez. Aynı baskı, aynı ortam, aynı otorite her zihinde aynı etkiyi yaratmaz. Kimi insanın vicdanı güçlü bir alarm gibi çalışırken, kiminde bu alarm zayıf, gecikmeli ya da neredeyse hiç duyulmaz. Empati kapasitesi, dürtü denetimi, suçluluk ve sorumluluk duygusunun gelişimi, bireyin kötülükle kurduğu mesafeyi belirler. Kötülük, bağlamla kişilik yapısının kesiştiği yerde biçimlenir.

Burada kritik bir soru belirir:

Kötülük gerçekten bir hastalık mıdır, yoksa insanın seçimlerinin bir ürünü müdür?

Gerçek, bu iki uçtan birinde değil, ikisinin iç içe geçtiği karmaşık bir alandadır.

Zihin kendi karanlığıyla nasıl uzlaşır?

İnsan zihni kendi yaptığıyla yüzleşmekte zorlanır. Kişi kendini iyi, makul, tutarlı biri olarak görmek ister. Davranışı bu imajla çatıştığında içsel bir gerilim oluşur.

Leon Festinger’in ‘bilişsel uyumsuzluk’ diye adlandırdığı şey, tam olarak bu gerilimi anlatır: Zihin, rahatsız edici çatlağı kapatmak için gerçeği yeniden düzenler.

Bu yüzden insan çoğu zaman kendine şunu söyler:

“Başka çarem yoktu.”

“Herkes böyle yapıyor.”

Kötü bir eylem zihinde nadiren ‘kötü’ olarak kalır. Ya küçültülür ya gerekçelendirilir ya da sorumluluk başkasına aktarılır. Vicdan yavaş yavaş yeniden ayarlanır; tıpkı sürekli çalan bir alarmın zamanla arka plana düşmesi gibi.

Albert Bandura’nın ‘ahlaki çözülme’ kavramı, bu iç ayarlamanın dil üzerinden nasıl gerçekleştiğini gösterir. İncitmek ‘terbiye’ olur. Baskı ‘düzen’e dönüşür. Sorumluluk ’emir’e devredilir. Dil, gerçeğin keskinliğini törpüler. Kelimeler yumuşadıkça sınırlar da yumuşar.

Tam da burada, bireysel psikoloji devreye girer. Bu mekanizma herkeste vardır; ancak empati kapasitesi, suçluluk duygusunun gelişimi ve dürtü denetimi, zihnin bu gerekçeleri ne kadar kolay üreteceğini belirler. Başka bir deyişle; bazı zihinler kendini aklamak için daha az bahaneye ihtiyaç duyar.

Patoloji: Karanlık nerede yoğunlaşır?

Bazı bireylerde kötülükle ruhsal kırılganlıklar arasında doğrudan bir temas vardır. Empati yoksunluğu, dürtü denetimindeki zayıflıklar, başkasını araçsallaştırma eğilimi ve pişmanlık kapasitesinin sınırlılığı, zarar verme eşiğini düşürür. Mesele ‘kötü bir öz’ değildir; iç fren sisteminin yeterince çalışmamasıdır.

Antisosyal kişilik örüntülerinde kişi yüzeyde işlevsel görünebilir: çalışır, ilişki kurar, ikna edicidir. ancak ilişkiler bağlanma üzerinden değil, fayda ve kontrol üzerinden kurulur. Başkası bir özne olmaktan çıkar; bir araca dönüşür. Acı, karşı tarafta yaşanan bir deneyim değil, hesaplanan bir yan etki gibi algılanır. Yalan, manipülasyon ve sınır ihlali, içeride güçlü bir vicdan çatışması yaratmaz; daha çok stratejik bir hamle gibi değerlendirilir.

Tam da bu noktada, kötülüğün tek bir yüzü olmadığını görmek gerekir. Bazen dürtüyle patlar; öfke, saldırganlık ve sınır tanımazlıkla gürültülü biçimde ortaya çıkar. Bazan ise daha soğukkanlı, daha hesapçı ve sessiz ilerler. Ortak zemin empati eksikliğidir. Başkasının acısı içeride gerçek bir yankı bulmaz. Vicdan pusula olmaktan çıkar; zayıflamış bir algı aygıtına dönüşür. İnsan neyi incittiğini bilir, ama onu durduracak içsel bir ağırlık hissetmez. Güç, böyle zihinlerde daha kolay baş döndürür; çünkü sınır hissi zayıfladıkça dış dünyayı kontrol etme arzusu hızla büyür.

Ancak bu tablo kötülüğü bütünüyle bireysel yapıya indirgemek için yeterli değildir. Aynı psikolojik kırılganlık, farklı sosyal ve ilişkisel koşullarda bambaşka biçimler alabilir. Sınırların net olduğu ilişkiler, güçlü sosyal bağlar ve sorumluluğun açıkca konuşulduğu ortamlar, dürtüleri sınırlayabilir; zarar verme eğilimini frenleyebilir. Buna karşılık denetimin zayıf olduğu, şiddetin olağanlaştığı, sorumluluğun dağıldığı ortamlarda aynı kırılganlık kolayca büyür ve davranışa dönüşür.

Kötülüğü yalnızca patolojiye indirgemek, meseleyi olduğundan dar göstermektir. Sanki sorun yalnızca ‘sorunlu’ bireylerden ibaretmiş gibi bir yanılsama yaratır. Oysa büyük yıkımların çoğu zaman sıradan insanların katılımıyla mümkün olduğu gerçeği, bu yanılsamayı sürekli parçalar.

Kötülük nasıl normalleşir?

Buna karşılık, insan yalnızca iç dünyasının ürünü değildir; davranış, bulunduğu bağlam tarafından da şekillenir. Stanley Milgram’ın 1960’larda yürüttüğü deneylerde, sıradan insanların bir otoritenin talimatı altında, karşısındaki kişiye zarar verdiğini düşündüğü hâlde bile devam edebildiği görülmüştü. Deneye katılanların çoğu “Ben sadece söyleneni yaptım” diyerek kendi payını zihinsel olarak küçültmüştü.

Burada mesele sadizm deği, sorumluluğun yer değiştirmesidir. Vicdan yükünü başkasına devrettiğinde, insan kendi eylemiyle arasına mesafe koyar.

Zygmunt Bauman’ın modern toplum analizinde işaret ettiği gibi, kötülük günümüzde çoğu zaman bireysel hırsla ya da açık bir zarar verme niyetiyle değil, düzenin gündelik işleyişi içinde ilerler. Bürokratik yapı sorumluluğu küçük parçalara böler; böylece kimse yaptığının bütün sonuçlarıyla temas etmez. Kişisel sorumluluk silikleştikçe, yapılan işin insani bedeli de gözden kaybolur. Herkes yalnızca kendi dar görevini görür; kimse bütünün bir parçası olduğunu hissetmez.

Yani “Sadece imzaladım”, “Sadece uyguladım” diyenler için ‘sadece’ kelimesi en güvenli sığınak haline gelir.

Toplumsal düzeyde grup kimliği de bu süreci hızlandırır. Muzaffer Sherif’in çalışmaları, insanların rastgele ayrıldıkları gruplarda bile kısa sürede ‘biz’ ve ‘onlar‘ ayrımı geliştirdiğini gösterir. Aidiyet arttıkça öteki kolayca karikatürleşir; insan olmaktan çıkarılıp bir simgeye indirgenir. Kolektif kimlik, bireysel vicdanın önüne geçebilir.

Sonuçta kötülük yalnızca bireysel bir mesele olmaktan çıkar; sosyal bir akıntıya dönüşür. İnsan bazen o akıntıya kendiliğinden kapılmaz; akıntının ‘normal’ dediği şeye uyum sağladığı için sürüklenir.

Seçme özgürlüğü

Bütün bu tablo, bizi kaçınılmaz olarak seçim meselesine getirir.

Kötülüğü yalnızca patolojiyle açıklamak insanın sorumluluk payını siler. Yalnızca koşullara bağlamak ise bireyi edilgenleştirir. Gerçek, bu ikisinin geriliminde durur.

Viktor Frankl, en ağır koşullarda bile insanın tutumuna dair küçük bir alan kaldığını söyler. İnsan her zaman koşullarını seçemez; ama onlara vereceği anlamı kısmen seçebilir. Bu alan bazen yalnızca bir nefes aralığı kadar dardır. Ama tamamen yok değildir.

Özgürlük çoğu zaman romantik bir genişlik değildir; kimi zaman yalnızca durabilme kapasitesidir. Aynı dürtüye teslim olmakla onu tutabilmek arasındaki o küçük fark, insanın yönünü belirler. Kötülük tam da bu eşikte görünür olur: İnsan yapabileceğini bildiği şeyi yapmamayı da seçebilecekken, yapmayı tercih ettiğinde.

‘Kötü insan’ var mı?

‘Kötü insan’ etiketi rahatlatıcıdır. Sınır çizer, mesafe koyar. Ama psikolojik olarak yanıltıcıdır. İnsan sabit bir öz değil; değişen bir süreçtir.

Auschwitz’ten sağ kurtulmuş yazar Primo Levi, toplama kampı deneyimini anlatırken asıl felaketin yalnızca fiziksel şiddet değil, insanın insana bakışının yavaş yavaş aşınması olduğunu söyler. Kamplarda kötülük yalnızca cellatlarda değil; susanlarda, uyum sağlayanlarda, ‘sadece görevini yapanlar’da da yayılmıştır. Bu yüzden onun sorusu hâlâ canlıdır: insan ne zaman insanlıktan çıkar ve buna kim karar verir?

Bütünüyle ‘kötü’ ilan etmek bir kişiyi insanlık alanının dışına iter. Bu da yeni kötülükleri meşrulaştırır. Çünkü insanlıktan çıkarılan kişiye her şey yapılabilir.

Seçimin eşiği

Kötülük vardır.

Ama yalnızca bir hastalık değildir.

Yalnızca koşulların otomatik sonucu da değildir.

İnsan hem kırılgandır hem de sorumludur. Geçmişi, korkuları, bağları ve içinde yaşadığı düzen hareket alanını daraltır; buna rağmen her zaman küçük de olsa bir karar eşiği kalır. İnsan çoğu zaman tam da bu dar aralıkta kim olacağını belirler.

Belki de en rahatsız edici gerçek şudur:

Kötülük bize bütünüyle yabancı değildir. İçimizden geçebilen bir ihtimaldir.

Asıl tehlike, bu ihtimali yalnızca başkalarına ait sanmaktır. Çünkü insan kendindeki karanlığı görmediği sürece onu denetleyemez; adını koymadığı şeye sınır da çizemez.

Kötülük çoğu zaman bir anda değil, küçük kabullerle büyür. Bir susmayla, bir gerekçeyle, bir ertelemeyle. Ve insan, her seferinde biraz daha geri çekilen o sınırın farkına vardığında, çoğu zaman çoktan geç kalmıştır.