
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
Bir haber başlığı:
“Latmos’a RES tehdidi… 600 milyon yıllık kayaçlar ‘tarih’ olacak!”
İktidarın nasıl sınır tanımayacak kadar tahripkar olduğunu gösteren bir haber; mutlaka okuyun.
Bu başlıkta bir tuhaflık var gibi geldi bana. Tarih tırnaklanmış, demek ki başlığı atan da ‘tarih olmak’ deyiminin bu duruma cuk oturmadığını düşünmüş, sezmiş. Peki, tırnak içine almak durumu kurtarır mı? Ama bu soruya cevap vermek için daha önce sorulması gereken soruya cevap aramalıyız: Haberin sözünü ettiği durumda ‘tarih olacak’ denir mi?
‘Tarih olmak’ deyimi bir nesnenin, durumun, varlığın eskide kaldığını, artık olmadığını, yaşamadığını, modasının geçtiğini söyler:
Gerçek aşklar tarih oldu.
Osmanlı İmparatorluğu tarih oldu.
Bütün imparatorluklar tarih olur, bugünkü Amerikan imparatorluğu da tarih olacak, eli kulağında.
Peki, “Topkapı Sarayı tarih olacak” der miyiz? Topkapı Sarayı tarihîdir, zaten tarihtir. Yıkıp yerine otel yapmaya yeltenebilirler, o zaman tarih mi olur? “Topkapı Sarayı’nı yokedecekler” deriz.
“Dinozorlar tarih oldu” demeyiz, “Dinozorlar 65 milyon yıl önce yokoldu” deriz.
“Bu gidişle dünyadaki türlerin %50’sinden fazlası tarih olacak” demeyiz.
Peki, “Mete Tunçay tarih oldu” denir mi?
Demek, her yok olan şey için, artık olmayan, artık yaşamayan her şey için ‘tarih oldu’ demiyoruz. Latmos’taki 500 milyon yıllık kaya oluşumları zaten Anadolu’nun jeolojik tarihidir.
Dahası var: ‘Tarih olacak’ dediğinizde, olacak şeyin sertliğini, acımasızlığını, vicdansızlığını, cinayeti örtmüş oluyorsunuz. Ayrıca, pasif bir cümle kurduğunuz için fail de saklanıyor. Kendi kendine mi tarih olacak Latmos? Hayır. Birileri orayı da ‘tarih edecek’!
Kısacası, ‘tarih olmak’ deyimi bana doğru görünmüyor bu haber için. Ama bütün bunları o cümleyi kuran düşünmüş olmalıydı. Tarih’e tırnak atması, düşünmeye başlayıp hemen bıraktığını, düşünme tembelliğini gösteriyor.
Hem, olur olmaz yerde kullanırsak klişeleştirmiş oluruz ‘tarih oldu’yu, sanat tarihçi ve çevirmen arkadaşım Zeynep Rona’nın dediği gibi.
Sadece deyimler için değil, bütün kelimeler için gereklidir düşünmek, bazıları için böyle enine boyuna düşünmek. Neden? Çünkü yazıyı keskinleştirmek iyidir, tam ne demek istiyorsanız onu veren kelimeyi bulmak.
Nâzım Hikmet, “Taşı Gediğine Koymak” başlıklı yazısında (Yazılar 2, YKY) -biraz başka bir bağlamdan bahsederken- şöyle gerekçelendiriyor bu tutumu:
“Elinizin altında dilediğinizden çok taş bulunsun, gedikler istediğinizden uygun olsun, taşı gediğine koymadıktan sonra, ne gedikler kapanır, ne de taşlar bir işe yarar…
Taşları gediğine koymak kolay değil… İlkönce, hangi taşın hangi gediğe uyabileceğini tasarlamak, sonra da seçilen taşı, büyük bir ustalıkla, eliniz titremeden yerine yerleştirmek…”
Bu şu demektir aslında: Eşanlamlı kelime diye bir şey yoktur. O gediğin tek taşı vardır. Hiçbir kelime eş, aynı değildir, ince, incecik farkları vardır. Yine bizim Zeynep’in yeğlediği gibi ‘eşanlamlı’ değil de ‘anlamdaş kelimeler’ demek daha doğru. Karındaş nasıl çok yakın olsa bile aynı kişi değilse, öyle.
Donald Hall, Writing Well’de diyor ki:
“İyi bir yazar kelimelerini keşif için kullanır ve o keşfi başka insanlara sunar.”
Nâzım Hikmet 1930’larda bunu yapıyor. 19344’te, Akşam gazetesinde, Orhan Selim takma adıyla yazdığı o yazıda şunu söylüyor:
“Düşündüm taşındım, konuşma dilimizde yaşayan, ancak, yazı dilimize sokmakta güçlük çektiğimiz, yazı dilimiz için yeni olan sözlerin, gediklerine konmasını kolaylaştıracak, yavaş yavaş bizi bu işe alıştıracak bir yol buldum gibi…”
Nazım, sade dille yazma çalışmaları yapıyordu, Yazılar bu arayışın verimleriyle dolu. Bizim gazetecilerimiz, yazıcılarımız, Oğuz Atay’ımızın Tutunamayanlar‘daki deyişiyle “ben artık oldum” kıvamındalar, ama çalışmadan olmuyor, çalışınların yazdıklarına göz kulak kapayarak da olmuyor.
Nâzım’ın bana değişik, anlamlı ve hoş gelen birkaç kelime kullanımını aktarayım, belki sizin de hoşunuza gider.
“Tekirimin tüyleri bir karış, kuyruğu kürk gibi değildir, ancak, huyu, her kedinin huyuna benzer. Yemeğini vaktinde vermezsem sesini çatarak mırıldanır, canı istemediği vakit okşamaya kalkarsam elimi tırmalar.”
Ses çatmayı anlıyoruzdur, bu ülkede özellikle son yıllarda pek çoğumuz sık sık ‘sesimizi çatarak’ konuşuyoruz.
Özlem, hasret yerine ‘göresim’:
“Bu vapur düdükleri, Boğaziçi’nin uzak bucaklarında oturanlara neden sonsuz bir göresim duygusu verirmiş?
Acele iş yerine ‘gecikmez iş’:
“Ne şoförüm, ne kendi otomobilim vardır. Taksiye de, arada sırada, pek gecikmez bir işim olursa binerim.”
Macera yerine ‘baştan geçti’ hikayeleri:
“Elime çocuklar için çıkarılmış eski ve yeni birçok mecmua geçti. İçlerinde değerli ve çocuklar için faydalı yazıların yanında … baştan geçti hikayeleri, tefrikaları var.”
Bugün artık kullanılamaz bazı örnekler de var (mesela ‘dokunaklı’yı ‘etkili’ anlamında kullanıyor), ama buraya aldığım gibi bazıları güzel, anlamlı, güçlü.
‘Sanmak’ var da ‘sandırmak’ niye olmasın:
“Aslan, Kaplan, Ayışığı adında apartmanlar, bana, balta girmemiş bir Afrika ormanına düştüğümü sandırıyor.”
Bu cümleyi biz, “… düştüğümü düşündürüyor” gibi kurarız, oysa ‘sandırıyor’ daha doğru, daha güzel, daha taze bence.
Bir de şuna rastladım, 1936’daki “Gitmemeli” yazısında, hani son yılların tartışma konusu olan şu, öyle denir mi denmez mi diye, yeni adet çıkarmayın diye birbirimizi yediğimiz şu:
“Berlin Olimpiyatları’nda Türkiyeli futbolcuların şampiyon olmak değil, ikinci ve üçüncü gelmek ihtimalleri yüzde kaçtır?”
‘Türkiyeli’ demek yeni değilmiş meğer, Türkiyeli futbolcuların ikinci ya da üçüncü gelme ihtimalinde de değişen bir şey yok.
DİLE GELENLER
Neden ‘İstanbul Kanalı’ değil?
Haberlerde, yorumlarda canımı sıkan şeylerden birkaçı (aslında pek çok da…) ‘yaşandı’ sözcüğü… O derece ayağa düştü ki. “Kaza yaşandı, anlaşmazlık yaşandı” derken iş “ölümler yaşandı” demeye kadar geldi.
Bir takıntım da ‘Kanal İstanbul’. Neden ‘Boğaz İstanbul’ demiyoruz, ‘Kanal Panama, Kanal Süveyş’ demiyoruz da ille de ‘Kanal İstanbul’?
Raci Aksop
MAD: ‘Yaşandı’ meselesine şu yazıda değinmiştik: Nedir bu ‘yaşanan’lardan çektiğimiz!
- Ele almak
Bugünkü yazınızın bir bölümü (Bu mektubu geçen hafta atlamışım, okurumuzdan özür dilerim – MAD) :
” ‘Toplantıda, cephedeki gelişmeleri ele aldıklarını belirten Zelenski, Rus saldırılarını geri püskürtmeye devam ettiklerini söyledi.’
Zelenski palavra atıyor da …‘püskürtmek’, askeri bir terim olarak, zaten geriye atmaktır, ‘geri’ye gerek yok.”
Burada naçizane bendenizin de dikkatini çeken bir şey var : “Cephedeki gelişmeleri ele almak!”
Gelişmeler nasıl ele alınır? Sanırım oradaki ‘gelişmeler’ elma gibi bir şey olmalı!
Halbuki gelişmeler değerlendirilebilir. Ama ‘ele alınıyor’, hatta ‘masaya yatıranlar’ da az değil.
Hasan Yüksel Üstün – Balıkesir