Her çağ, kendi kahramanını yaratır. Eskiden bu kahraman, erdemli, vicdanlı, iyi bir insandı. Bugünse toplumun alkışladığı figür, ‘iyi‘ değil, ‘başarılı’ olan . Artık övülen şey iyilik değil verimlilik; merhamet değil strateji. İnsanı insan yapan duygular, rakamların ve hedeflerin gerisinde kalıyor. Fakat bu parıltılı başarının ardında, görünmeyen ama derinden hissedilen bir yorgunluk dolaşıyor. Çünkü insan, doğası gereği yalnızca rekabetle var olamaz.
Biz anlam arayan varlıklarız. Ve anlam çoğu zaman, başkasına dokunduğumuz yerde doğar. Yardım ettiğimizde, dinlediğimizde, paylaştığımızda. Yine de şu soru hâlâ ayakta: Gerçekten iyi bir insan olmak ne demek?
İyilik yaptığımızda bunu içten mi yapıyoruz, yoksa sadece kendimizi daha iyi hissetmek için mi? İyilik doğuştan gelen bir güdü mü, yoksa toplumun bize öğrettiği bir beceri mi? Bu sorular psikoloji tarihini yıllarca meşgul etti, hâlâ da ediyor.
İyilik: İçgüdü mü, öğrenilmiş bir davranış mı?
İnsanın doğası üzerine ilk tartışmalardan biri, iyiliğin kökenine dayanır. Freud’a göre insan doğası, bastırılmış dürtülerle biçimlenmiştir; sevgiyle yıkım birbirinin içindedir. Ona göre iyilik, aslında uygarlığın insanı hizaya getirme çabasıdır. Uygarlık bizi saldırganlıktan uzaklaştırır, ancak bunun bedeli içsel bir suçluluk duygusudur. Yani iyilik, vicdanın kendini cezalandırma biçimidir.
Davranışçı psikologlar ise daha gözleme dayalı bir yaklaşımla, iyiliği öğrenilmiş bir davranış olarak görür. Skinner, bir çocuğun yardım ettiğinde annesinin gülümsemesiyle karşılaşmasını örnek verir. Bu olumlu pekiştirme, iyilik davranışının tekrar edilme olasılığını artırır. Böylece iyilik, içsel bir değer olmaktan çok, ödül beklentisiyle şekillenen bir davranış kalıbına dönüşür.
Bu açıklamalar iyilik hakkında bize fikir verse de eksiktir. Çünkü insan yalnızca çevresine tepki veren bir organizma değil, aynı zamanda kendi vicdanıyla baş başa kalabilen bir varlıktır. İşte bu noktada hümanist psikoloji devreye girer. Carl Rogers ve Abraham Maslow gibi isimler, insanın özünde iyi olduğuna inanır. Onlara göre iyilik, kişinin kendini gerçekleştirme sürecinin doğal bir parçasıdır.
Bu bağlamda, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en üstte yer alan ‘kendini gerçekleştirme‘ düzeyi, başkalarının iyiliğine katkıda bulunmayı kapsar. Yani insan, iyilik yaptıkça tamamlanır.
İyiliğin nörobilimi
Nörobilim de bu görüşü destekler nitelikte. Ayna nöronlar, başkasının acısını gördüğümüzde kendi acımızı hissediyormuşuz gibi aktive olur. Bu empatik tepki, biyolojik olarak iyiliğe yatkın olduğumuzu gösterir. Evrimsel açıdan bakıldığında ise işbirliği, hayatta kalma şansını artırdığı için evrimsel olarak da avantajlıdır.
Warneken ve Tomasello’nun 2007’de yaptığı deneyler, henüz 12 aylık bebeklerin bile paylaşma ve yardım etme davranışı sergileyebildiğini ortaya koymuştur. Bu da gösteriyor ki, iyiliğin tohumu hem biyolojik yapımızda hem de kültürel çevremizde bulunur. Ama o tohumun filizlenip gelişip gelişmeyeceği, içinde büyüdüğümüz toplumsal iklimle yakından ilgilidir.
Toplumsal ayna
İnsan sadece birey değil, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır. Dolayısıyla iyilik, yalnızca bireysel bir konu olmaktan çıkar, toplumsal bir meseleye dönüşür.
Sosyal psikoloji, bireyin davranışlarını belirleyen en güçlü etkenin çevre olduğunu söyler. Milgram’ın itaat deneyleri, sıradan insanların bile otorite karşısında başkalarına zarar verebildiğini göstermiştir. Bu deney, kötülüğün bireysel karakterden değil, sistemin yapısından kaynaklanabileceğini ortaya koyar.
Aynı durum iyilik için de geçerlidir. Sistem neyi teşvik ediyorsa, o davranış yeşerir. Günümüz sisteminin teşvik ettiği şey ise ‘kazanç‘tır. Pierre Bourdieu’nun sembolik sermaye kavramı, bu dönüşümü net biçimde açıklıyor: Değerli olan, görünür olandır. Görünmeyen iyilik ise bir yatırım hatasına benzer. Kimse bilmezse, kimse takdir etmezse, yapılan iyiliğin bir anlamı kalmaz gibi hissedilir.
Modern birey, görünürlüğü erdemin yerine koymuştur. İyilik yapacaksan, paylaşmalısın -tercihen sosyal medyada-. Yoksa o eylem, toplumsal ölçekte hiç gerçekleşmemiş sayılır. Bu nedenle gerçek iyilik, sessiz ve görünmeyen bir kayba dönüşüyor. Oysa iyilik bazen birini kurtarmak değil, sadece yanında durmaktır. Öte yandan, hız çağında ise kimsenin yavaşlayıp duracak vakti yok. Bu yüzden iyilik artık bir zaman lüksü gibi görünüyor. Rekabetin norm olduğu bir dünyada, merhamet-ne yazık ki- zaafla eş tutuluyor.
İyi olmak enayilik mi?
Bugün iyi insan bazen ‘saf insan’ ya da ‘enayi‘ olarak algılanıyor. Bu, bireyin kendini koruma güdüsüyle geliştirdiği psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. İyiliği küçümseyerek, vicdan azabından kurtulmak mümkün hale gelir. ‘Herkes kendine bakmalı‘ gibi cümleler bu savunmanın günlük dildeki karşılığıdır.
Erich Fromm, ‘Sevme Sanatı’ kitabında sevmenin bir ‘verme’ eylemi olduğunu yazar. Gerçek sevgi, almak değil vermektir. Ancak çağımızda vermek, çoğu zaman kaybetmek anlamına gelir. Bu yüzden iyi olmak, duygusal bir cesarete dönüşmüştür. Çünkü iyilik açıklık ister, açıklık ise kırılganlık getirir. Günümüzdeki güç obsesyonu yüzünden kırılganlık zayıf olmakla özdeştirildiği için insanların birçoğu açık olmaktan kaçınır. Oysa açık olabilmek dolayısıyla da incinebilir olmak, insan olmanın temelidir.
Duygusallık aklın zıttı değil, onun uzantısıdır. Empati kurmak, soyut düşünmekten daha karmaşık bir bilişsel süreçtir. Bu yüzden iyi insan olmak, aslında yüksek bir farkındalık düzeyine işaret eder. Ne var ki bu farkındalık günümüzde geri plana itilmiş durumda.
İyiliğin gerileyişi
İyilik, ölçülemeyen bir değerdir. Zeka testlerinde vicdana yer yoktur; IQ, empatiyi ölçmez. Oysa Lawrence Kohlberg, ahlaki gelişimin en yüksek düzeyinin evrensel etik ilkelerle karar verebilen bireylerde görüldüğünü belirtmiştir. Bu, bilişsel zekayla ahlaki zekânın birlikte gelişebileceğini gösterir.
Ancak bugünün dünyasında ahlaki zeka teşvik edilmiyor. Kapitalist kültür, çıkar maksimizasyonunu erdem sayar. Merhamet, başarıya giden yolda gereksiz bir ağırlık gibi görülür. Bu yüzden iyi kalmak, bir tür karşı kültür eylemine dönüşmüştür. Nietzsche’nin eleştirdiği ‘sürü ahlakı’, ironik biçimde tersine dönmüştür: Bugün sürüye uymamak, iyi kalabilmektir.
İyilik bir direniş biçimidir
Tüm bu teorik çerçevenin ötesinde, iyilik artık bilinçli bir seçimdir. Sistem bize hızı, bencilliği ve rekabeti dayatırken iyi kalmak pasif değil, aktif bir direnişe dönüşmüştür. Çünkü kötülük gürültülüdür; gösteri ister. İyilik ise sessizdir. Gösterişsizdir. Ve her iyilik, görünmeyen bir devrimdir.
Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı‘ kavramı, düşünmeden itaat eden insanın potansiyel tehlikesini anlatır. İyiliği seçmek, düşünmeyi seçmektir. Yavaşlamak, dinlemek, anlamak günümüzde radikal eylemler hâline gelmiştir. Oysa, iyilik hızın ortasında durabilme cesaretidir.
Ve en nihayetinde, iyilik sadece bir ahlaki erdem değil, bilişsel bir zekâ biçimidir. Çünkü anlamak, hesaplamaktan daha karmaşık bir iştir. Vicdan, aklın rafine hâlidir.
İyilik, insan olmanın zekâsıdır
Özetle iyilik, zekânın karşıtı değil; onun en olgun hâlidir. Diğer bir deyişle, zekâyı kullanabilmek, başkalarının acısını hissedebilme yeteneğidir. İyi insan olmak, bir duygusal lüks değil, toplumsal bir zorunluluktur. Çünkü iyilik olmadan güven olmaz; güven olmadan toplum ayakta kalamaz. Bugünü karartan şey, iyiliğin küçümsenmesi sessizliğin değersiz sayılması, görünmeyenin yok sayılmasıdır.
Bugünü kurtaracak olanlar ise başarılı ya da zeki olanlar değil, iyi kalabilenlerdir. Çünkü iyilik, insanın en soylu cesareti, en bilinçli özgürlüğüdür: Kötülüğün dayattıklarına teslim olmamaktır.
Belki de insanlığın en büyük devrimi budur: Kötülüğün sıradanlaştığı bir dünyada, hâlâ vazgeçmeden iyi kalabilmek!