İmamoğlu: Bu iddianameyi yazanları burada yargılamaya devam edeceğim

İBB davasında savunma yapan Ekrem İmamoğlu, “Yazanlara göre nedir bilmem ama bu bir iftiranamedir. Bütün iddialar çöptür ve çökmüştür” dedi.

Fotoğraf: @CAOIletisim / X

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) odaklı ‘yolsuzluk’ davası bugün (3 Eylül) görülen 2’nci celsenin 11’nci duruşmasıyla devam etti.

Davada İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil 53’ü tutuklu 414 sanık yargılanıyor.

‘Gürlek ödül olarak adalet bakanı oldu’

Davanın 75’inci gününde savunma yapan İmamoğlu, gazeteci Fatoş Erdoğan’ın aktardığına göre şunları söyledi:

* Adalet Bakanı, ‘Davanın canlı yayınlanmasını istiyor mu?’ diye soruyor. Evet, canlı yayın istiyorum. Hem de misliyle istiyorum. Hatta biraz daha ileri gidiyorum. Başladığı ilk günden bugüne geçmiş duruşmalar da yayınlansın. Millet izlesin. Buyurun, bekliyoruz. Çünkü benim milletimden saklayacak sözüm yoktur. Millet şahidimdir.

* İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı (Akın Gürlek’i kastediyor), o dönem iddianame hazırlandıktan sonra adalet bakanı oldu. Başsavcı olduğu dönemde teamüllere, kanuna aykırı olarak basın açıklaması yapıyor. Bizzat organize ettiği, sürecin tasarımını yaptığı o dönemde iftiralarını kamuoyunun önünde anlatıyordu. Kamuoyunun önünde bunun sözcülüğünü yaptı. Hatta üstesinden gizlilik kararı olan dosya içindeki yalan, dolan, iftira ne varsa; daha hiçbir avukatımızın katına dahi çıkamadığı adliyede bütün bunlar yandaş basına sızıyor, devletin kanalı TRT’ye sızıyor. Masumiyet karinesi hiçe sayılıyor ve tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyordu. Tarihte gerçekten görülmemiş..

* Şimdi tabii makam gereği siyasetçi oldu. Yine unutmadığı bu zaman diliminde yargı sürecini etkilemeye dair konuşmalarını sürdürüyorsa Anayasa çok açık: Anayasa ‘Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz‘ diyor. Hatırlayın; ilk celsenin ardından da TRT’ye çıkıyor, bana nasıl savunma yapmam gerektiğini anlatıyor.

* Ancak bilinsin ki bu siyasi kişi, Aaalet bakanı, AK Parti’nin 31 Mart 2024 yenilgisinin hemen sonrasında… Evet, bilerek, tespitle, iddiayla söylüyorum ki bu soruşturmayı, bizzat bu soruşturmayı başlatmak için İstanbul’a başsavcı olarak atanmıştır. Bu soruşturmanın karar vericisinin prensipleriyle İstanbul’a bu göreve bunun için gelmiştir. Mahkemeye çıkmama da 25 gün kala yapılan bu soruşturma sonrasında ödül olarak, mevki olarak adalet bakanı olmuştur.

’23 hakim değiştirildi’

* Bakın, 19 Mart sürecinden itibaren ben 15 ceza davasıyla muhatap olmuş bir kişiyim. Bu da tarihte yok. Ve 23 hakim değiştirildi benim duruşmalarımda. Tam 23 hakim… 23 hakim benim duruşmalarımda değiştirildi.

* Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, millet adına kullanılan yargı yetkisinin temel şartıdır. Bir Adalet Bakanı devam eden bir yargılamada sanığın nasıl savunma yapması gerektiğini söyleyemez. Sanığın savunmasını ‘siyasi şov’ olarak nitelendiremez.

* Siyasi şova ihtiyaç duyanlar, halkın ekmeğine göz koyanlardır. Bu rejim, bu sistemi yaratanlardır. Bunlar için ekmeği uğruna direnen maden işçileri, ağacı, suyu, toprağı için direnen köylüler, özgür ve bilimsel, ücretsiz eğitim için direnen gençler, öğrencilerimiz, öğrencilerimiz… Velhasıl hak ve emek uğruna, bağımsızlık uğruna direnen tüm milletimiz bunlara göre şov yapmaktadır. Zira gerçeklikten ve haktan kopmuşlardır. Boşlukta savrulmaktadırlar. Çok zayıftırlar. Çünkü esas güçlü olan millettir. Bu kavram hiç değişmez, değişmeyecektir. Millet güçlüdür, millet büyüktür.

‘Şu mahkemede bir tek delil görmedim’

* Bir ceza dosyasında dört kez seçim kaybettikleri kişiye karşı; Beylikdüzü’nden İstanbul Büyükşehir Belediyesine, siyasi parti yönetiminden cumhurbaşkanlığı adaylığına ve seçimlerine uzanan siyasi bir yargılama hikayesi kuruluyor. Siyasi şov aslında iddianame denen, bana göre bu iftiranamede yazan şeydir. Sonra o hikayeye karşı kendimizi savunduğumuzda savunmamıza siyasi şov deniliyor.

* Yazanlara göre nedir bilmem ama bu bir iftiranamedir. Bütün iddialar çöptür ve çökmüştür. Hani ‘delillere göre savunma yapılsın’ deniyor ya; bir tek, altı aydır, bir tek delili şu mahkemede, huzurda kimse görmedi, ben de görmedim. Bir tek delil. Gören varsa şimdi yansıtsınlar ben özür dileyeceğim.

‘Hatırlatalım, iddianamede yazılan ‘CHP’yi ele geçirmek’… Böyle bir işlem var mı ya?’

* Sırf bir kişinin iktidarını, koltuğunu korumak için 19 Mart darbesiyle bunu ben söylemiyorum ekonomistler söylüyor bir yılda milletin cebinden 250 milyar dolar ödetilerek 87 milyon insanın hayatından çalınıyor. Hatırlatalım, iddianamede yazılan ‘CHP’yi ele geçirmek’… Böyle bir işlem var mı ya? CHP’yi ele geçirme işlemi, rakibini bertaraf etmek gibi bir takım işlemler ne yazık ki bu ucube rejim tarafından, saray rejimi tarafından yargı kollarının usulsüz, utanç verici butlan kararıyla atanmış aparatlarla gerçekleştirilmeye devam ediliyor. Bizle ne alakası var? Bütün bunlar yaşanırken hiçbir şey olmamış gibi davranmamız bekleniyor.

* Millet şahidimdir. Bu kötülükleri yapanlar gibi kinle, nefretle değil; en üst seviyede sorumlulukla, büyük gayret ve dirençle zalimliğe karşı 87 milyona yakışacak bir mücadele veriyorum, vermeye devam edeceğim. Ama belli ki asıl rahatsızlık tam olarak bundan kaynaklanıyor; susmamamızdan, anlatmamızdan… Anlatmamızdan daha doğrusu, milletin gerçekleri duymasından rahatsızlar.

‘Yaptırılmayan geniş savunmamdan bir derleme yaparak bir kitap yazdım…ama onlar korktular’

* Öyle ki artık sözümüzün yalnızca bu salonda değil, bu salonun dışında da duyulmasını engellemeye çalışıyorlar. Tüm yönleriyle. Bakınız burada altını çizelim; savunma hakkıma ilk müdahale, değerli avukatım Mehmet Pehlivan’ın benim avukatlığımı yaptığı için tutuklanarak hukuksuz şekilde özgürlüğünün elinden alınmasıyla başlamıştır. Daha sonra burada Silivri’de savunma hakkım elimden alınmıştır. Savunmam engellenmiştir.

* Asrın hukuksuzluğu sıfatını kazanacağından emin olduğum 4000 sayfalık iddianame için savunmamı, tarihte görülmemiş biçimde avukatlarımın savunmaları ile sorusu dahil 7-8 saatte bitirmem istenmiştir. Israrla serbest biçimde savunma yapmak istediğimi söylememe, süre sınırı getirilmesin dememe, hiç sesimi yükseltmeden talebimin sebeplerini açıklamaya çalışmama rağmen savunmama engel olunmuştur.

* Gerçeğe aykırı bir biçimde savunma yapmaktan kaçınmakla suçlandığım tutanakta, dosyada kapı gibi durmaktadır. Millet şahidimdir. Ben hak yemem, hakkımı da yedirmem. Hakkımı yedirmemek için de ömrüm ve bedel olsa onu ödemeye hazır bir kişiyim. Bu kadar net. Ama mahkeme salonundan çıkarıldım. Duruşmaya getirilmeme kararı usulsüzce uygulandı.

* Sonra hiç sinirlenmeden, duruşma düzenini bozmadan sarf ettiğim, savunmamın klasik bir savunma olmadığını, asıl benim iddianameyi yazanları yargılayacağım sözlerin bağlamından koparılarak mahkeme heyeti tarafından ‘savunma yapmayacağımı’ söyleyerek susma hakkımı kullandığımı iddia eden yanıltıcı bir karar alındı.

* Ardından yaptırılmayan geniş savunmamdan bir derleme yaparak bir kitap yazdım. Çünkü kıymetli halkımızın mutlaka savunmamın ana hatlarını bilmesini istedim. Ancak belli ki savunmamın mahkeme salonunda duyulması engellendiği gibi milletime ulaşması da istenmemiştir. Ya bastığım şeyden bile çekinen bir düzen olabilir mi? İddia ediyorum, tarihte görülmemiş bir biçimde bandrol başvurumuz usulsüzce bekletilmiştir. Bandrol alındıktan sonra matbaada baskıya başlanmıştır. Daha baskı makineleri yeni dönmeye başlamışken usulsüz ve mesnetsiz bir gerekçeyle matbaaya baskın yapılmış matbaaya ve baskı durdurulmuştur. Dört gün sonra da yine tek bir doğru satırı olmayan hukuksuz bir mahkeme kararıyla kitabım basılmadan yasaklanmıştır.

* Bunun özeti şudur: ‘Canlı yayınlayın’ dedim, yayınlamadılar. ‘Peki’ dedim, ‘O zaman bu salondan sorularınızı sorun, eyyamcı iddiaların, iftiraların karşısında gerçekleri ortaya koyayım’, o da olmadı. Bana soru sormayı bile düşünmemiş iddianame makamı, mahkeme. Baktım sorgumu yapamıyorum, dedim ki: ‘Benim sözüm milletime. O zaman kitap olarak yayınlansın, gitsin. Yayınlarım milletim, isterse okur, isterse kendi kararını kendi verir. Milletin iradesinden, aklından, vicdanından..’ Ben korkmuyorum, kendimi zaten millete emanet etmiştim. Ama onlar korktular.

* Bunu da yaptırmadılar. Avukatımın tutuklanmasından savunmamın tutuklanmasına, ardından kitabımın tutuklanmasına geldik. Bir sonraki aşama nedir gerçekten çok merak ediyorum. Bir sonraki aşama neyi planladılar, ne planlandı çok merak ediyorum.

‘Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar’

* Millet şahidimdir, tekrar ifade ediyorum; susturulamaz, kimse susturulamadı tarihte, susturamayacaksınız. Savunma susturulamaz, millet susturulamaz. Millet bir yolunu bulur, söylemek istediğim her şeyi okur, anlar, anlatır, kararını verir. Tarihte binlerce örneği var. Antik dönemden beri var.

* Bu duygularıma Şair Sezai Karakoç tercüman olsun:

‘Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak.
Halbuki biz sussak, tarih susmayacak.
Onlar sanıyor ki bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar.
Vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar.’

‘Bu duruşmaların sıfır dinlenmeyle yapılma gayreti kaygı vericidir’

* Kıymetli milletim, 17 Ağustos’tan bu yana ilginç bir celse süreci yaşıyoruz. Evet, adı büyük bu duruşma salonunda gece yarılarına kadar süren duruşmalar yapılıyor.

* 15 saati aşan duruşmalar yapıldı. Bizlere, avukatlara, izleyicilere, jandarmaya ve burada görev yapan herkese, hatta bu kararı alan mahkeme heyetine… İnsanı fiziksel ve insani olarak tüketen saatlerce duruşmalar yaşatıldı. Bunun anlamı şu, bakınız tutsak arkadaşlar burada: Dört gün boyunca sabah 07.00’den itibaren başlayan, gece 01.30, 02.00’de biten bir süreçten sonra günlük 4-5 saatlik uykuyla, yani yaklaşık 100 saatte… 100 saatte full mesai ve tutsaklar için konuşuyorum; kapalı hücre, buraya geliyoruz aşağıda alçak tavanlı nezarethane, bir gram temiz hava almadan 100 saatlik bir mesaide karşı karşıya kaldık.

* Bu duruşmaların sıfır temiz hava ve sıfır dinlenme ile yapılma gayreti, yapılacak olması, yapılmış olması kaygı vericidir. Bunun hukuki değerlendirmesi elbette yapılacaktır. Bütün bu yapılanların gerekçesi sürekli bir programdan söz edilerek izah edilmektedir. Nedir bu program? Gerçekten… Yani acelenin başka türlüsü var, acele ettirilebilir.

* Ama acelenin böylesi olmaz. Böyle aceleye şeytan karışır. Çok net söylüyorum, böylesi acele işe şeytan karışır. Programınız var, o programın gerisini de biz de anlayabilmiş değiliz. Bu arada yandaş medyasının gazetecileri yazıyor. Onlardan ‘program nedir?’ anlaşılmaya çalışılıyor, sosyal medyadan, televizyondan.

* Olağan seyrinde sağlıklı bir yargılama yerine niçin bu şekilde hızlandırılmış, insan muhakemesinin zarar gördüğü, usulsüz olduğu apaçık meydanda olan duruşmalarla hızlı bir yargılama tercih ediliyor?

‘Acele etmeniz gereken bu insanların tahliyesi’

* Acele etmemiz gereken bir şeyi hatırlatayım mı mahkeme heyetine? Acele etmeniz gereken, bu insanların tutuksuz yargılamayla tahliye edilmesidir. Ama ancak bütün bunlar yaşanırken aklıma şu geliyor: Yani acaba kim acele ediyor? Yani bu işe karar verenler mi acele ediyor? Ya acaba “Bir an önce bitirelim, hazır ben bakarken bu iş bitsin” mi deniyor? “Bu iş, yani ben buradayken tamamlansın” mı isteniyor?

* Bu kurulda yaşananlar gerçekten zorluk, bizim adımıza büyük bir zorluk. Adil bir mahkemede olma talebimizin feryadıdır bu, unutmayın. İtham değil, yaşadıklarım karşısında oluşan kanaatimi ve endişemi ifade eden sorulardır bütün bunlar. Hatırlatmalardır, uyarılardır.

* Bu sözlerin 87 milyon yurttaşıma iletilmesi için bunları anlatıyorum. Milletini, devletini düşünen bütün yargı camiasının duyması için anlatıyorum. Milletimizin şahit olması için anlatıyorum. Gerçeği ortaya çıkarmak istiyorsanız savunmaya soru kısıtı getirilmemeli. Avukatların mikrofonları kapatılmamalı. Sorular tamamlanmadan sorgu bitirilmemeli. İddia makamının sanıkların ifadelerine müdahale ederek onları baskı altına almasına izin verilmemeli.

* Hatırlatacaklarım var. Farklı düşünseniz de bana göre hiçbir gerekçe olmadan iki kere duruşmadan çıkarıldım. İki çıkarılma kararı da çok ama çok haksızdı. Sonra devamındaki duruşmaya katılmama kararı yazılmaksızın karar devreye sokuldu. Benim için en önemli iki kişinin benim tarafımdan dinlenmesine fırsat vermediniz. Bu hakkımı elimden aldınız. Yine bu duruşmalarda vahim olaylar yaşadık.

* İddia makamının “Haddini bil yoksa haddini bildiririz” dediğini duyduk. Ben hâlâ bu çoğul tarifte kimlerin ima edildiğini çok merak ediyorum. Bana kimler haddimi bildirecek? Kim var bu işin arkasında, merak ediyorum. En son ve çok vahim bir olay daha yaşandı. Geçen hafta ben sorularımı henüz tamamlamamışken, avukatımızın sorgusuna geçilmemişken sizlerin huzurunda iddia makamı araya girdi ve sanığın tutuklanmasını talep etti. Soru daha bitmedi ya, sorgu bitmedi yani. Sorgusu devam eden bir insana daha savunma avukatlarının tek bir sorusu sorulmadan nelerle karşılaşabileceği sorgulama anında bir tehdit gibi yaşatıldı. Canlı canlı yaşadık bu acı manzaramızı.

* Bu yalnızca o etkin pişmanlıkçı sanık üzerinde değil, daha sonra ifade verecek bütün sanıklar üzerinde de nasıl bir baskı oluşturulduğunu anlamak zor değil. Sonrasında o itirafçının yüz halinin, beden dilinin ne hale ve ne duruma düştüğünü burada otururken hissettim. Tutsaklıkla tehdit edilince nasıl yığıldığını gördüm.

* Bir gün sonra, önceki sabah bu duruma düşen iftiracının bir gün sonra nihai durumunu, ek ifade olarak eline tutuşturulan yazılı metni nasıl bir halde okuduğunu da gördüm.

* İddia makamının önündeki yazılı bir metni, silahların eşitliğini darmadağın ederek bir tehdit şeklinde okuyup tutuklama talebi yapması, buraya gelecek olan her itirafçı, iftiracı olmuş kişilere “Bu salonda gerçekleri söylersen başına gelecekleri görürsün” uyarısıdır. Buradan nasıl bir sonuç çıkabilir? Burada nasıl silahların eşitliği olacak, nasıl bir yargılama olacak? Buradan adalet çıkar mı? Ben bu soruları aziz milletimin huzurunda soruyorum, sormaya da devam edeceğim.

‘İftiracılara mesaj verilmiştir, benim soru sormamın hiçbir anlamı kalmamıştır’

* Bu salonda insanların aleyhte ifade vermeleri için savcılık tarafından aileleri ile nasıl tehdit edildiklerini biz defalarca dinledik. Ekrem İmamoğlu’na helallik verdiğini daha ben duymadan Cumhuriyet Savcısı herkesi dehşete düşüren hızla helalleşmeyi tutuklama ile cezalandırmak istedi hepinizin gözü önünde. Bu, malına, mülküne, ailesine tehdit ve gözdağı ile sınanmış olup henüz kürsüye gelmeyenlere “Tekrar özgürlüğünüz dahil her şeyle sınanacaksınız” demektir.

* Sonrasında dikkatlice takip ettiğim itirafçıların mahkeme heyetinden çok “Söylediklerim doğru mudur?” diye nasıl iddia makamına baktıklarını ben buradan dikkatle izledim. Bir gözünün ucuyla, hafif 45 derece oraya bakarak nasıl anlattıklarını ben buradan gözlerimle takip ettim. “O oldu mu, tamam mıdır?” diye sorar gibiydiler. Ben gördüm, millet şahiddir.

* Soru sorduğum soru-cevap şeklinde gayet düzenli yürüyen bir ortamda ağır kalp hastası olduğunu bildiğim ortaklık yaptım biliyorum, genç yaşta kalp ameliyatı geçirdiğini bildiğim bir kişi, iddia makamı tarafından özgürlüğüyle tehdit edilmiş, bir gün sonra alelacele sabahın ilk sırasında korkuyla ek beyan diyerek elindeki metni özgür iradesiyle verdiği cevaplarla burada ne yazık ki değiştirdi sayın heyet.

* Bu çerçevede benim itirafçılara soru sormamın önü kesilmiştir artık. İftiracılara mesaj verilmiştir. Benim soru sormamın hiçbir anlamı kalmamıştır. Tam aksine, iftiracılar daha önce olduğu gibi tüm varlıklarıyla, aileleriyle, özgürlükleriyle tehdit edilmiş, gözdağı verilmiş. Tekrar söylüyorum ki benim artık onlara, etkin pişmanlıkçılara, iftiracılara, itirafçılara soru sormamın hiçbir anlamı kalmamıştır.

‘Tarihler tutmadı, rakamlar tutmadı, iftiracıların beyanları birbirini yalanladı’

* Savcılığın dosyanın temel dayanaklarından biri olarak sunduğu, dönüm noktası, belkemiği olarak tarif ettiği kişilerin ifadelerindeki çelişkileri de gördük. Detaylarına elbette girmeyeceğim. Ertan Yıldız’ın duruşmada söyledikleri ile daha önce savcılıkta söylediklerinin nasıl uyuşmadığını da gördük. Görevin iyi tarafını anlatırken kendisini Everest’in tepesine çıkaran kibirini ama sorumluluğa geldiğinde nasıl tısıp da kaçtığını gördük. Ve savcılığın dosyanın belkemiği ilan ettiği bir iftiracı dinleniyor, sorular bitmeden mikrofonlar kapatılıyor. Yetmiyor, benim avukatlarım dahil soru soramamış tüm avukatların soru soramayacağına karar veriliyor. Toplu cezalandırma kararları masum kararlar değildir.

* Gerçeklerin ortaya çıkarılması kimi rahatsız ediyor da belkemiği, hatta dönüm noktası diye tarif edilen itirafçı daha sözde öbür liderin avukatları soru sormadan buradan uğurlanıyor? Detayına girmeyeceğim dedim ya, hani ben ona bir Bakırköy Belediye Başkanlığı hususunda bir hatırlatma yaptım ya, nasıl bu işi bana havalesince ima ettiğini hatırlattım ya, açın bakın, kendi ifadesinde nasıl kelime kelime anlattığını görebilirsiniz.

* Toparlıyorum. Naim Erol Özgüner adlı itirafçı dinlendi. Bakınız sayın heyet, sayın başkan; telefon haberleriyle burada insanlar hapis yattı. Yani sanki içinden bir şey çıkacakmış gibi insanları meşgul ettik. Ama telefonla ilgili bundan da acayip bir şey olduğunu önceki hafta Erol Özgüner’in avukatı itiraf etti. Düşünün, iddiaya göre benim çok önemli veriler içeren sır bir telefonum olduğu tezi üzerinden bu sır telefonla ilgili yetkilere ihbar yapılmış. İhbara göre telefon Erol Özgüner’deymiş. O saklıyormuş. Yani iddiaya göre sözde örgütün tutuklu liderinin telefonu yine tutuklu sözde suç örgütü üyesinde. Sözde örgüt üyesi telefonu saklamış.

* Sizce böyle bir ihbar geldiğinde dünya üzerinde telefonla aranmayacak kişi kim olur? Kim olur, Erol Naim Özgüner olur, öyle değil mi? Ama ne yapmış savcılık? Ne kadar güveniyorsa, nasıl bir iş birliği ve ilişki varsa avukatını arıyor. “Lütfen” diyor, diyor ki “Ya senin müvekkilinde telefon varmış bir öğren bakalım bu neredeymiş?” Normalde ne yapılır? Evine gidilir, operasyon yapıyorsunuz ya her sabah iddia makamı, evi basılır, telefon aranır bulunur değil mi? Avukat aranıyor, nasıl bir iş birliği varsa, nasıl bir ilişki varsa. Ayıptır. Yazıktır, Türk yargısına yazıktır! Sözde suç örgütü liderinin avukatına tutuklama, diğer avukatlara gözaltılar, suçlamalar; ama bazı avukatlar gizli soruşturmanın en önemli delilinin telefonla aranıp haber verilmesi!

* Üstelik aynı avukatın telefonun modeline ilişkin burada göz göre göre hepinizin gözünün önünde, bu salonda nasıl yanıltıcı bir bilgi verdiğini, nasıl yalan konuştuğunu hepimiz şahitlik yaptık.

* Rüşvet anlatıları, ihale fesat iddialarının hepsi fos çıktı. Tarihler tutmadı, rakamlar tutmadı, iftiracıların beyanları birbirini yalanladı. Aylarca denildiği, anlattıkları her ne varsa duruşma salonunda ortadan kaldırıldı. Geride delillerle kurulmuş bir iddianame değil, çelişkilerle ayakta tutulmaya çalışılan bir senaryo kaldı. Süreç zaten böyle başlamıştı, daha da kötüye doğru gidiyor, kötü bir şekilde devam ediyor. Tekrar söylüyorum: Tek bir delil şurada ekrana yansısın, ben 87 milyon insanın huzurunda özür dileyeceğim ve her şeye razı geleceğim.

‘Konuşmayı uzatırsam, sanki usulüne uygun bir yargılama yapılıyormuş gibi hissettirmek istemiyorum’

* Böyle bir dosyayı, konuşmayı uzatırsam, geçmiş dönemi anlatmaya devam edersem sanki usulüne uygun bir yargılama yapılıyormuş hissettirmek, katkı sunmak istemiyorum.

* Bakınız; gerçekten siyasi bir operasyon başlatılmıştır. Muhalefete darbe yapılmıştır. Bu davada o büyük mücadelenin, o büyük operasyonun önemli bir ayağıdır. Tek derdi koltuğunu korumak olan zihniyet, demokrasi yarışından korktuğunu tamamen itiraf etmiştir. Tutuklanıp hücreye atılmamı sağlattı. Sesimi, yüzümü, fotoğrafımı yasaklattı. Sosyal medya hesabımı defalarca kapattı. Yetmedi mahkemede savunma hakkımı dahi engelledi. Sanıklara soru sormama bile tahammül gösterilmedi. Ki kitabım bile tutuklandı benim kitabım. Çünkü Türkiye hukuki güven sorununun bedelini sadece Silivri’de, Edirne’de ya da diğer hapishanelerdeki 500 bine yakın tutsakla ödenmiyor. Böyle ödüyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

* Bu ülkede adaletin nasıl sıradanlaştığını, siyasetin yargının üzerine nasıl gölge düşürdüğünü, savunmanın nasıl engellendiğini, insanların özgürlüklerinden nasıl mahrum bırakıldığını, ailelerinden nasıl koparıldığını millet şahit oluyor.

‘Ben bu iddianameyi yazanları yargılamaya burada devam edeceğim’

* Kim ne söyledi, kim sustu, kim susturuldu, kim iftira attı, kim gerçeği savundu, hangi iddia çöktü, hangi çelişkinin üzeri örtüldü… Hepsi milletin gözü önünde yaşandı, bitti; bundan sonra bir şey kalmadı. Onun için bugün bu kürsüde söylenecek son sözüm de şudur: Bu davanın millet şahididir. Bu hukuksuzlukların şahidi millettir. Bize yapılanların şahidi milletimdir.

* Millet şahidimdir, buradan ilan ediyorum: Cumhuriyet, demokrasi, adalet için bedeli hayatım da olsa sonuna kadar mücadele edecek bir Ekrem İmamoğlu buradadır. Ben bu iddianameyi yazanları yargılamaya burada devam edeceğim. Teşekkür ederim.

İmamoğlu’nun tutukluluğu sürecek

Savunmanın ardından kararını açıklayan mahkeme, İmamoğlu dahil 51 kişinin tutukluluğunun devamına hükmetti.

İBB davası | Buğra Gökce: İBB’de 17 ay çalıştım, 18 aydır hapis yatıyorum

İBB davası | Ongun: Bir Orhan, koca İstanbul’u tutuklattı