Başta ABD olmak üzere Batı dünyası sürdürülen soykırımın arkasında duruyor, katillere tavizsiz destek veriyor. İslam ülkelerinin büyük çoğunluğu ise konuyla pek ilgili görünmüyor. Yalnızca iki ülkenin yöneticileri zaman zaman “ileri” laflar ediyorlar. Biri İran, diğeri Türkiye.
Ancak bu tür açıklamalar kuru gürültüden ibaret kalıyor. Ne İsrail’in cinayetlerini durdurmaya ne de bu katliamın arkasında duran Batı ülkelerinin fikir değiştirmesine yol açıyor.
İran rejimi Hamas lideri Haniye’nin kendi başkentlerinde “güdümlü füze” fırlatılarak öldürülmesine bile mani olamıyor.
Mani olamamak bir yana, İran bu türden saldırılara ciddi anlamda ve caydırıcı şekilde cevap bile veremiyor. Belki de istihbarat ve güvenlik birimleri başörtüsü takmak istemeyen genç kadınlarla ve onların haklarını savunan gruplarla meşgul olduğu için başka konularla ilgilenemiyor.
Ancak şurası muhakkak ki MOSSAD ajanlarının ellerini kollarını sallayarak dolaştıkları, en ciddi operasyonları kolayca gerçekleştirdikleri bir ülkede devlet gücünden söz etmek kolay değil. Yalnızca kendi vatandaşlarına gösterebildiğin güç “güç” değildir. Kurumları etkisizleşmiş, koordinasyonunu kaybetmiş, hiyerarşisi belirsizleşmiş bir yönetim mekanizmasıyla devleti ayakta tutmak da kolay değildir.
Türkiye, çok şükür, istihbarat ve güvenlik alanında İran ölçüsünde gerileme yaşamadı ama Başkanlık sistemi adı altında yöneldiğimiz otokratik yönetimin kurumları etkisizleştirdiği, devlet yapısını hantallaştırdığı, konuştuğumuz bağlamda ise dış politikayı büyük ölçüde iç politikanın oyuncağına dönüştürdüğü ortada.
Böylesi bir tabloda kamuoyunun yüreğine su serpebilmek için ister istemez içi boş bir retorik devreye giriyor. Bizimkiler de İranlı yetkililerin söylediklerine benzer sözler söylemeye mecbur hissediyorlar kendilerini. “Karabağ’a, Libya’ya nasıl girdiysek İsrail’e de aynı şekilde gireriz” gibi sözlerin başka izahı yok.