Adaletin tanımlanmasında çifte standartlara kapı açıldığında ahlak değerlerinin bağlayıcılığı kalmaz.
Bir toplumda adaletsizliğin yaygınlaşması insanlardaki ahlak duygusunu rafa kaldıramaz ancak adaletsizliği meşrulaştırma, gerekçelendirme ve savunma çabası ana eğilim haline gelmişse orada ahlaka yer kalmamıştır diyebiliriz.
Demek ki temel mesele ‘toplumsal ahlak standardı’na sahip olup olmamak…
Türk toplumu sosyolojik olarak modern anlamıyla millet olma aşamasını henüz tamamlamamış olduğu için maalesef ahlak standardı olmayan bir toplum. Ahlaki ilkeleri yok demiyorum, ahlak standardı yok. Yani başkasında ayıp olarak gördüğü bir davranışı kendi kabilesinden veya kendi mahallesinden birine yakıştırabiliyor. Nasrettin Hoca’nın meşhur fıkrasındaki gibi… “Ama yakışıyor bizim haspaya” diyor.
Demek ki birtakım ahlak kurallarını toplumsal kesimlerin hepsi ayrı ayrı benimsiyor olsa bile bunların hiçbiri söz konusu ‘ortak’ kuralların herkes için geçerliğini benimsemiyor. Kendimiz için geçerli ahlak kuralları ile başkaları için geçerli ahlak kuralları zihnimizde iki ayrı kategori olarak yer alıyor.