Haddini bil Dostoyevski!

H. AYHAN TİNİN

Sanat da var / Dünya             

insanatinart@gmail.com

Bu da oldu.

Rönesans’ın doğduğu topraklarda birileri, Fyodor Mihailoviç’i yasakladı.

Sonra özür dilemeler filan… Yanlış anlaşıldık teraneleri… 

Neymiş, yaptırım uygulanıp, savaşa, “Dur” denecekmiş…

Kimse mızrağı çuvala saklamasın!

Bu dünyanın her yerinde muktedirlerin gözleri, bizim Van kedileri gibi ayrı ayrı renklerde bakıyor.

Ve insan ruhuna hapsolmuş o gizli vahşet, bir gün uygun bir zemin bulduğunda ortaya çıkıyor.

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’de zaten romanlarında bunu yazdı.

İnsanın içinde gizlenmiş iyi ve kötünün nasıl bıçak sırtı bir hayat sürdüğünü, yüzümüze tuttuğu bir aynayla gösterdi.

Kahverengi masalarda, siyah makosenli, siyah kravatlı adamların verdiği kararların bedelini öğrencilere, Antalya’ya tatile gelmiş postacının kredi kartına, 1821 doğumlu dünya edebiyatı devine ödetmeye kalkan; sanatı, kültürü, sporu hatta eğitimi savaşın içine sokan anlayışa hangi tanım yakışır?

Dünya hep birlikte yeniden çıldırmaya başladı.

Son yaptıkları Dostoyevski’ye haddini bildirmek! 

Zor bir çocukluğu olmuştu Fyodor’un… Bir erkek çocuğu için babasının ölmesini istemesi ne zehirli duyguydu. Vahşi, otoriter, kaba, duygusuz bir adamdı babası… Yeri geldiğinde işçilerini kırbaçlamaktan bile çekinmezdi. Sonunda yatılı okulda olduğu günlerde babasının kendi köylülerince katledildiği haberini aldı.

Kederle mutluluk arasındaki çizginin arasındaydı duyguları… Babasının bu ölümü hak ettiğini düşünse de bunun için kendinden büyük bir utanç ve nefret duyuyordu.

Bu suçluluğun cezasını yine kendi kendine verdi. Kendine bütün şefkatini yitirdiği o gece, bedelini iflah olmaz bir sara hastalığına yakalanarak ödedi.

Ömrü boyunca, özellikle de âşık olduğu kadınların yanında sara krizleri yaşayıp kendine en merhametsiz anıları hediye etti.

Bu acıların bedelini biz ‘Suç ve Ceza’, ‘Karamazov Kardeşler’, ‘Budala’ diye okuduk. 

Kendi suretlerimizi gördük sayfalar arasında… Kendimizle bile konuşmaktan kaçtığımız, yalanlara sarıp kuytulara gömdüğümüz hangi düşüncelerimiz varsa, çıkartıp suratımıza fırlattı.

Mesele biz değildik, kendisiydi. Onurunu ayaklar altına alan ilişkiler yaşadı. Çar tarafından hapse gönderildi. Kurşuna dizilmesine beş kala, idam mangasının önünde son anda affedildi.

İçindeki bulanık renge bakıp, bizi yazdı.

Onun yazdıklarından bir satır bile haberi olmayan cahiller de bir Rönesans üniversitesinde onu yasakladılar.

Biz, bu dünyanın küçük insanları… Dostoyevski’nin romanlarını okuyanlar, Yannis Ritsos’u, Isabel Allende’yi sevenler; biz savaş acılarını yaşamanın ne demek olduğunu anlıyoruz.

Biz E. M. Remarque, ‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’ diye yazdığı zaman, merhametin olmadığı bir dünyayı anlamak için kitapçılara koşanlarız, biz Guernica’ya bakarken ağlayanlarız, biz Jaroslav Haşek’in ‘Aslan Asker Şvayk’ına acı acı gülenleriz…

Sanatı yazmanın, yaşamanın, yapmanın da tadını bırakmadınız. Müziği, eğitimi, sporu barışın seslerini savaşa boğdurdunuz. 

Siz okumadınız. Vaktiniz yoktur kitap okumaya, resim sevmeye, müziği yalnızca kendisi için dinlemeye… Herkesin yenileceği savaşlar tasarlamakla geçti ömrünüz… Ne enerji savaşlarınız tükendi ne kazanma hırslarınız…

Biz barış içinde, mutluluk içinde, insan onurunu taşıyarak, zorunlu göçmen olmadan, kardeş olmanın önünde hiçbir engel olmadığını bilerek, sanatın bağışlayıcı ve onarıcı gücünü içimizde hissederek yaşamak istiyoruz.

İnsan hakları evrensel bildirisi madde bir…

Biz siyah makosenlerin ne anlama geldiğini biliyoruz.