Ümit verici olduğu kadar, ibret verici olan bir önemli yapım da Netflix’e geldi. Dünyaca ünlü yayınlardan New Yorker dergisinin 100. yılı (2025) münasebetiyle yapılmış tek bölümlük bir belgesel. Bugünden düne uzanan bir yolculuğun satır başları, önemli hadiseleri, kapakları, yazıları, insanları, kararları, uygulamaları anlatılıyor-gösteriliyor.
Şüphesiz herkesin bildiği, en azından duyduğu bir yayın. Bizdeki algısı daha ziyade “entel-dantel” bir dergi olduğu şeklinde. Ne yalan söyleyeyim; bir gazeteci olarak bendeki düşünce de aşağı yukarı böyle idi. Ancak belgeseli izledikten sonra “gazeteci” olduğumdan dahi şüpheye düştüm. Mesele sadece haber ve tasarım da değil üstelik; çalışma yöntemi ve çalışanların kalitesi. Bunlar bizim pek anlayabileceğimiz standartlar değil ama, anladığım kadarıyla kimilerinden bahsetmek istedim.
Mesela yan yana iki bölümde çalışan yaklaşık 20 insan, çıkacak her sayı öncesi, üstelik dergi artık tamamen bitmiş, editoryal kontrolden geçmiş şekilde önlerine geldiğinde, baskıdan önceki son 2 gün “reality checking” (gerçeklik denetimi?) yapıyor. Yani mesela bir makalede “x dükkanındaki tezgahın üzerinde y yazıyor” diye bir cümle mi var; masadaki insan o dükkanı arayıp yazıyı teyit ediyor. Bizde olsa “yazara güvenmemek olur mu?” falan diyebileceğimiz bir uygulama; ama tabii esas olan okura saygı.
Bu uygulamanın bir de “görsel tarafı” var; derginin diğer bir masası da buna bakıyor. Bu arkadaşlar dergideki çizimleri kontrol ediyor. Çok güzel karikatür ama, adamın ayağının kenarındaki gölge hatalı! Düzeltiyorlar. Duayen çizerin yaptığı Kuzey Kutbu karikatüründe penguen var; olmaz deyip siliyorlar. Daha neler neler.