İnsanların servislere bindiğinde sadece o gün uğradığı küçük bir haksızlığı ya da büyük bir hoşluğu soğuktan birazı buzlanmış, birazı buğulanmış cama başını dayayarak düşünebildiği bir şubat dileyebiliriz.
Durağa giderken ablasına “birazdan otobüse biniyorum” diyen çocukların, otobüse binip, inmek istediği yerde inebilmelerini.
Bütün doğanın gürül gürül hayata aktığı mayısta sadece yaşamı konuşmayı.
Kavuşmak için havaalanına gidenlerin, kavuşmalarını.
Temmuzun tank ve uçakla değil, herkesin gidebildiği tatillerle anılmasını.
Düğünlerin yorgun bir mutlulukla sonlanmasını.
Kız çocuklarının “namuslarını korumak” için yurtların yangın çıkışlarının kilitli bırakılmadığı, kocaman gülüşleriyle hayatı var ettikleri bir yaşamları olmasını.
İnançların değil, hakkın ve liyakatın esas alındığı, üzerimize kurşun ve bomba yağdırmayacak devlet memurlarının, halk için görev yapmasını.
Adaleti sloganlara, ezberlere, önyargılara ve yok etmeye odakladığınızda yaşanabilecek ne varsa yaşadık.
İfade özgürlüğünün, “böyle dedi, çürümesi gerekir” olmadığını, adaletsizliği gördüğümüz yerde karşı çıkarak adaleti bulabileceğimizi anladığımız bir yılı dileyebiliriz pekala.
Suçsuzluğuna kefil olduğumuz insanların, hayatları yok edenlerle bir tutulmamasını, mektuplarını cezaevlerinden değil, sıcak evlerden yazmalarını.
Akademisyen Nuriye Gülmen’in ve gerçek akademisyenlerin işsizleştirilmesine karşı yaptığı barışçıl eylemlerle değil, bilimsel çalışmalarıyla gündeme gelmesini.
Veli Saçılık’ın yeniden mağdur edilmesini değil, başarı hikâyesini dinlemeyi.
Ahmet Şık ve gerçek gazetecilerin, gazetecilerin suç işleme özgürlüğü olduğu için değil, yaptıkları gazeteciliğin suç olmaması nedeniyle özgür kalmasını.
Tahammülü ve bambaşka bir dili.
Basit esasen; hayatın adaletli ama olanca rutinliğinde akmasını dileyebiliriz.
Pek çok kar yağmalı üzerimize.
Umudu büyütmeli sonra da anlatmalıyız o güzel hikâyeleri…