TUNCA ÖĞRETEN
Twitter: @tuncaogreten | tuncaogreten@diken.com.tr
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün, MİT TIR’ları haberinden sonra tutuklanmaları Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün hangi noktada seyrettiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Hükümete yakın gazeteciler, tutuklamalar için vakit kaybetmeden ‘gazetecilik faaliyetinden’ değil diyerek, niyet okumasına başladı.
İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’de öğretim görevlisi, gazeteci Kürşat Bumin ile Türkiye’de medyanın geldiği noktayı, Tahir Elçi’nin hayatını kaybetmesindeki etkisini, Batılı ülkelerin özgürlük ihlallerine karşı ‘kınamanın’ ötesine neden geçemediğini ve Cumhurbaşkanı’nın, -Bumin’in deyimiyle- kuvvetler ayrılığına ‘alınganlık’ yaparak, nasıl müdahale ettiğini konuştuk. Söz, Bumin’de…

Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmaları, ‘gazetecilik faaliyeti mi, değil mi?’ tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Gazetecinin, gazete sayfalarından okurla paylaştığı haber, gazetecilik faaliyetinden başka bir şey olabilir mi?
Biliyorsunuz can sıkıcı bir haber ortaya düşünce, Türkiye’de bu tartışmaya girişmek âdettendir… Oysa bu olayda karşımızda duran şey, tabii ki bir gazetecilik faaliyeti. Gazeteci habere ulaşmış, gazetesi bu haberi uygun gördüğü bir sayfada ve cüssede kamuoyunun bilgisine sunmuş. Sonrasında da bu gelişme kamuoyunda ya da aleyhte -aleyhte olması farketmez- bolca tartışılmış… Görüyorsunuz, buraya kadar işler gazeteci-gazetecilik faaliyeti çerçevesi içinde cereyan ediyor. Ancak bir de bakıyorsunuz ki, ‘kuvvetler ayrılığı’nın içinde yer alıp da kendisini neredeyse devletle özdeş gören bir ‘kuvvet’ ortaya çıkıp, hakkında konuştuğumuz haberi yapanlardan “Bedelini ağır ödeyeceksiniz, yanınıza bırakmam” diyerek şikayetçi oluyor…
Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat kendisi, Dündar ve Gül hakkında suç duyurusunda bulundu ve bu hamleyi yargıya müdahale olarak değerlendirenler de oldu. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bu sürecin en ‘can alıcı’ noktası tam da işaret ettiğiniz bu ‘suç duyurusu’ konusudur. Sözkonusu suçlamayı ‘devletin sırlarının ifşa edilmesi’ diye özetlersek, bu şikayeti -gerekli görebiliyorsa tabii ki!- ‘devlet’in yapması gerekmez miydi? Yani bu ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesi gereğince üzerine vazife olan ‘kuvvet’in…
‘Hadi Gollum problemini anladık diyelim, ya devletin sırları’
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın devleti sahiplendiğini mi söylüyorsunuz?
Söz konusu yayın, ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ adı altında –bu konuda da davalı sayısının şimdilik 900’e ulaştığı söyleniyor, 400’ü de yoldaymış- yer alanlardan birisi olsaydı “Böyle şeyler olmasa daha iyi olur ama olmuş bir kere” deyip, geçebilirdik. Ancak durum böyle değil, eğer bir zamanların pek meşhur ‘Devlet benim!’ düsturunu çağrıştıran bir hale girmediysek. Bu ‘alınganlık’, kuvvetler ayrılığı çerçevesinde tabii ki makbul ve makul bir tutum değil. Hadi ‘Gollum’ problemini anladık diyelim fakat ‘devletin sırları’ gibi medeni dünyada çoktan gözden düşmüş bir mazeret üretmenin artık o dünya gibi bizde de hiç değilse bilinç altına sürülmesinin vakti gelmedi mi? İstersiniz herkesin malumu bir ‘devlet sırrı’nın ortaya nasıl düştüğünü hatırlatayım da bu sırla adına gazetecilik denilen ve özünün ifade özgürlüğü olan bir uğraşın arasının nasıl açık olduğu biraz daha iyi anlaşılsın. 
Lütfen…
Wikileaks adıyla anılan sırların nasıl ve kimler aracılığıyla ortaya düştüğünü hatırlayalım. 250 binden fazla belge El Pais, Le Monde, Spiegel, Guardian, New York Times (bizde de bir bölümüyle Taraf) gibi beş büyük gazetenin yayımlamasından söz ediyorum. Belgeleri elde edip yayımlatan kişinin (Julian Assange) nasıl peşine düşüldüğünü hepimiz biliyoruz ancak sözkonusu beş büyük gazetenin ‘devletin sırlarının ifşa edilmesi’ suçlamasına muhatap olduğunu hatırlayanınız var mı?
Başbakan Davutoğlu, gazetecilerin tutuklanmalarının ardından “Türkiye’de yargı problemi var. Tutuksuz yargılama olması gerekirdi” dedi. Bu, Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nı tekzip ettiği anlamına mı gelir?
Başbakan tekzip etmiyor ama bir yandan da durumun vahametinin farkında sanki… Ancak söylenmesi gerekeni açıkça söylemeye de cesaret edemiyor. Tabii ki bu konuda bir başbakanın farklı konuşması gerekirdi. Ne yani; süreç, Dündar ve Gül’ün tutuksuz yargılanıp müebbet hapis cezasına çarptırılmasıyla noktalansa, bu davanın üzerindeki ‘ifade tutsaklığı’ sorunsalı çözülmüş mü olacak!
‘Kırmızı çizgilerin Amerikan toplumuna açıklanabilmesi imkansızdır’
Peki, Başbakan’ın tavrı nasıl olmalıydı?
Türkiye’de artık ifade özgürlüğünü tanımayan bu türden davaların açılmamasını -hiç değilse- temenni edebilirdi.
Tutuklamalardan birkaç gün önce CNN International’a mülakat veren Başbakan Davutoğlu, basın özgürlüğünün ‘kırmızı çizgisi’ olduğunu söylemişti ama…
Arkası bir türlü kesilmeyen bu ‘kırmızı çizgiler’ meselesinin, medeni dünyaya, hele, demokrasinin inşasında özgür basının ne derece belirleyici olduğunu Tocqueville’den başlayarak dinlemiş Amerikan kamuoyuna açıklanabilmesi imkansızdır herhalde…
Dündar ve Gül’ün tutuklanmalarının ardından, hükümete yakın gazetecilerin niyet okuması yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onlar gazeteci değil ki… Kişisel özellikleri-karakter yapıları, mesleki nitelikleri, ayrıntılarını bilmesek de kolayca tahmin edilebilen menfaatperestlikleri, birlikte hep aynı uçakta seyahet etmeleri… Bu sınıfın gazeteci olarak anılmaması gerekiyor. Medya dünyasında, eskiden de benzer ‘gazeteciler’ vardı ama bu iş hiç bu kadar gelişip yaygınlaşmamıştı.
‘Ülkedeki gazetecilik, reverans gazeteciliği‘
Bu kırılma nasıl oldu?
Ben bu kırılmanın önemli nedenlerinden birisinin, ‘medya patronluğu’ profilinin geçirdiği hızlı ve sert dönüşüm olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın; eski medya patronlarının, çok daha olumlu olduğunu filan da söylemiyorum. Medya dünyası -istisnalar hariç- her zaman ifade özgürlüğünün şu ya da bu güç tarafından esir alındığı bir dünya değil miydi? Bir kere de biz tekrar edecek olursak; ülkedeki gazetecilik, büyük bölümüyle ‘reverans gazeteciliği’ denilen nitelikteydi. Yeri geldi generallerin ağzıyla yayın yapıldı, yeri geldi anaakım denilen medya, iki sağ parti liderinin –menfaat dünyası tabii ki!- sözcüleri olarak yarıştı… Bu hazin durumu sadece patronların çıkarları açısından hareketle açıklamak doğru olmaz elbette. Gazeteciler de…
Evet…
Gazeteciler de mensubu oldukları dünyanın, başta gelen varlık nedeninin kamusal alanın çoğulluğunu iktidarlar karşısında savunmak olduğunu hatırlamak istememişler. Bu durumu isim vermeden örnekleyecek olursak; yakın zamana kadar muhalif görüşlerin odağı gibi takdim edilen büyük bir medya grubunun, dümeni ne kadar da hızla aksi yöne çevirmeye başladığını gördük. Medyanın hemen çark etmesine en yakın örnekse Tahir Elçi’nin başına gelenlerdir.
Nasıl yani?
Elçi’nin, PKK’nın adlandırılmasına ilişkin olarak düşüncesini açıklaması karşısında cinayetle sonlanan o cadı avını başlatan hakim medya değil miydi? ‘Barış Elçisi’ unvanını fazlasıyla hak eden bir entelektüelin sözünü aforozlayan, herkesten önce o sözlerin sarf edildiği ekranın sahipleri ve oyuncuları değil miydi? Ne deseydi Elçi? O da o sahipler gibi, “Evet ben de Türkiye Türklerindir özdeyişine iman ediyorum!” mu demeliydi?
‘Öyle gününe bağlı olarak demokrat olunmuyor bu dünyada’
Az sayıda yayın dışında, ülke medyasının çok büyük bölümünü ‘sahibinin sesi’ olarak niteler gibisiniz. Ancak son dönemde başlarına gelenlerden mustarip ‘Cemaat medyası’ gibi bir başka blok da var…
Bu grubun yayınlarının uğradığı muamelenin tabii ki savunulacak en ufak yanı yok. Gazete ve televizyon kanallarının sadece yayınlarından dolayı kayyumlara devredilmesi, bildiğim kadarıyla Türkiye’de ilk kez yaşanıyor. Bu konuda birçok gazeteci gibi ben de itirazımı dile getiriyorum. Ancak bu özel durumu, sözünü ettiğiniz grubun yayınlarının çok yakın tarihe kadar ülkenin demokrasiye, eliyüzü düzgün bir hukuk devletine kavuşabilmesinin önündeki önemli engellerden birisini oluşturduğunu da unutmamak kaydıyla!.. Bu yayınlarda, yayınları kaleme alanların yüzünü kızartacak o kadar bol malzeme vardı ki…
Bunun sorumlusu biraz da “Ne istediler de vermedik” diyen iktidar değil miydi?
Evet, bu yayınların, bugün AK Parti’nin otoriter, ahlakçı, tekçi, iktidarının eline düşmesinde, onlara bu fırsatı veren dönemin iktidarının da aynı derecedeki sorumluluğu/sorumsuzluğunun da payı büyüktür. Bakın mesela: Bu yayınların bir zamanlar öne çıkardığı “Güneydoğu’da öldürülen terörist sünnetsiz çıktı” ve benzeri tohum yorumlar, bugün nasıl da meyvelerini veriyor… Fethullah Gülen’in son derece hiddetli ve şiddetli beddualarıyla dolu açıklamarının pratiği bugün gerçekleşiyor gibi. Yani diyeceğim; öyle gününe bağlı olarak demokrat olunmuyor bu dünyada…
Eskiden Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğü ihlalleri yaşandığında, Batı dinamiklerinin devreye girdiğine tanık olurduk. Şimdiyse kınamaktan başka bir şey yapmadığını görüyoruz. Neden?
Sığınmacılar sorunu yüzünden Türkiye’deki özgürlük ihlallerine sessiz kalmak işlerine geliyor. Benzetmek gibi olmasın ama bu tablo aklıma -2008’deydi galiba- Kaddafi ile İtalya başta olmak üzere AB ülkelerinin, yine sığınmacılar konusuna ilişkin yaptıkları pazarlıkları ve sözleşmeyi getiriyor. Biliyorsunuzdur, Kaddafi ülkesinden İtalya’ya akın eden sığınmacılar için kamplar kuracak, Batı da ona (Kaddafi’nin talebinin 5 milyar dolar olduğu söylenmişti) parasal ve sahil güvenlik teknelerinden oluşan yardımda bulunacaktı. Bu kamplar aslında binlerce insanın üst üste yaşadığı hapishanelerdi. Ne yazık; her toplantıda sığınmacılar için sekiz milyar dolar harcadığını tekrarlayan bir iktidar, bugün benzer bir pazarlık içinde.