İşçiler, emekçiler, “bizim gibiler.” İşçilerin arasındayken, eğitimde ya da sahada, çok sık duyduğum bir cümle var: “Sol bizi görmezden geliyor, bizim gibilerden söz etmiyor.” Emekçinin gözünde solun anlamının değişmesini daha iyi ne anlatabilir? Bununla da sınırlı değil. Arada şöyle serzenişte bulunanlar da oluyor, “Asıl bizi savunmasını solculardan beklerdik.” Emekçiler solun söylemlerinde neden kendilerini görünmez hissediyorlar? Cevabı açık, hakim sınıflar sol söylemin içerisine liberalizmi zerk etmeyi başardılar. Ortaya sol liberal de denilen bir söylem çıktı. Avrupa’da ve Türkiye’de aynı anda medyada, akademide solun temsili olarak bunlar öne çıkartıldı. Bu söylem, “etnisiteler, kimlikler, kültürler”e indirgediği siyaseti farklılıkların bir arada yaşamasına ve kapitalizmin içine hapsetti, dolayısıyla işçilerden, onların gerçek dertlerinden uzaklaştı. Daha doğrusu işçilerden ve onların gerçek dertlerinden kurtulmanın yollarından biri olarak bu söylemsel strateji öne çıkartıldı. Bu uzaklaşma hem dünyada hem de ülkemizde işçileri kendi sorunlarıyla daha çok ilgilendiklerini düşündükleri sağ siyasetin, neofaşist siyasetin farklı tonlarına yöneltti.
İşçilerin, emekçilerin sözü. İşçiler yalnızca görülmediklerini söylemiyorlar ayrıca dertlerinin, gündelik hayatta karşılaştıkları sorunların solun sözünde yer almadığını da dile getiriyorlar. Diğer bir deyişle, gündelik hayatın sınıf karakteri bugün sol iddiasında olanların sözünde yer almıyor. Sol iddiasında olanlar, siyasal iktidarın ya da sağın diline ve sorularına cevap yetiştirmeye çalışıyor ve tepki veriyor. Sağın gündemi günlerce tartışılıyor. Dolayısıyla, “sol” kendi sözünü, kendi dilini yaratmak yerine sağa cevap yetiştiriyor. Aslolan sosyalistlerin kendi dilini kurmasıdır, sağın diline kendini hapsetmemesidir. Bugün sosyalistlerin sözü, sokaktaki insanlar için yaşamı sürdürebilmenin tek makul ve tek akla yatkın biçimidir. Sosyalistler nasıl bir ülke, nasıl bir çalışma yaşamı, nasıl bir gelecek sözünü yani işçilerin sözünü söylemeli ve tekrar söylemelidir. Sözü hiç bulanıklaştırmadan, olabildiğince net ve olabildiğince açık.
En basit anlamıyla “var olma”, kar uğruna yaşamları hiçe sayan toplumsal yapıda “hayatta olma”, “hayatta kalma” zemini dayanışma için önemli bir başlangıç noktasıdır. Geçim sıkıntısını daha derinden hissedenlere elini uzatma, evinde çorba kaynamayanlarla yan yana olma, hastalara çare bulma, eğitimde olanların yanında olma… Dayanışmayı bu topraklarda varedenler, işçilerin sesini ve taleplerini taşıyabilen sosyalistler olmuştur. Dünyayı kendi gözleriyle, dayanışmayla görebilmek sınıfın kendi özsaygısını ve direnme pratiklerini güçlendirecektir. Bugün ülke bir yangın yerine dönmüşken dayanışma yalnız “nefes alma” alanları değil, yangını söndürecek iradeyi de üretecek, örgütleyecek olandır. Hayat devrimci siyaseti çağırıyor.