
ERAY ÖZER
erayozer@gmail.com
@ErayOzer
Şu bastonu sağ elime alayım. Tökezlemem değil mi? Solumla bankın kenarına tutunup, hafifçe bırakırım kendimi… Hafifçe ama. Ağırlığımı sol koluma verirken dikkatli olmalıyım. Kolum bir boşalırsa kalçamı bankın oturma yerinin tam köşesine hızla vururum. Kırılmasa bile bir hafta geçmez acısı.
Heh. Oldu.
Kim derdi bir gün ancak üç taksitte oturabileceğimi. Bacaklarım ayazda kalmış kedi yavrusu gibi titriyor bükülürken. Kaslarımın dili olsa onlara açıktan işkence ettiğimi feryat edecekler.
Oturmanın, kalkmanın günlük mesainin en zor kısmı olması kadar garip şey yok şu hayatta. Su bile zor geçiyor artık boğazımdan. Her defasında kupkuru bir vadinin çatlak toprağına ilk kez değiyormuşçasına izini bırakarak iniyor aşağılara.
En fenası da zihnimde bir sorun olmaması. İnsan bunamış olmayı ister mi hiç? İstiyorum. Benim olmayan bir bedene tıkılı kaldım. Bakıyorum, evet benziyor benim bedenime. Epey benziyor üstelik. Ama başka çizgilerle başka bir ressamın fırçasından çıkmış gibi adeta.
Sıkılıyorum bu bedenin içerisinde…
Vitese geçmeyen araba gibiyim. Zihnimin berraklığında boğuluyorum. Bir müzik çalınıyor kulağıma, melodiye kendini kaptırıp hareket etmeyi emrediyor zihnim. Yok. İlerlemiyor vücudum. Parmaklarımla dans ediyorum mecburen.
Parmaklarıma kayıyor gözüm. Bir Egon Schiele eskizini andırıyorlar kıpırdanırken. Eklem yerlerim boğum boğum. Parmağın formunun tüm hatları deforme. Schiele tüm detayların üstünden birkaç kere geçme ihtiyacı hissetmiş gibi.
Geçenlerde torunlar pasta getirmiş. Doğum günümü kutlayacaklarmış. Baktım pastanın üstünde altı mum var. “Niye altı” diye soracak oldum. 100’den geri sayıyorlarmış. Seneye beş. Sonra dört… Üç…
Piç kurusu 100’de sepetleyecek beni. “Geri sayım başladı artık dedeee” diyor sırıtarak.
Ben çok sevdiğimden duruyorum sanki bu dünyada. Bayılıyorum son yirmi senedir kısa devre yapan sokak lambası gibi işemeye…
Cebimdeki buğdayları çıkarayım bari. Sabah evden çıkmadan bir avuç atıyorum cebime bunlardan. Bu bankın iki sıra önünde buğday satan genç kötü kötü bakıyor her defasında.
Şu Fındıklı Parkı’na gelince biraz olsun içim açılıyor. Tam seksen yıl önceki haline benziyor park. Çok saçma ama sahiden öyle.
1993’te Yeşim’i getirmiştim buraya. Daha doğrusu sinemaya götürecektim ama vakti yoktu. Okulu hemen Karaköy’deydi. Sinemaya gitsek elini de tutacaktım belki ama servisi kaçıramazmış.
Tam şu anda olduğu gibi görünüyordu park seksen sene öncesinde.
Yok canım, aynı kaldığından değil.
İki kere yıktılar burayı.
Önce otel, rezidans, restoran yapacağız dediler. Parkı yıkıp, ağaçları filan söküp çirkin bir şey diktiler.
Sonra onu yapanlar gitti. Yerlerine seçilenler bu çirkinliğe son vereceğiz deyip bir kez daha kırıp döktü ortalığı. Onlar da güya kültür sanat merkezi yapacaklardı. Kültürü sanatı cânım Boğaz’ın dibine tıkıştırmazsak rahat edemiyoruz tabii…
İnşaat sürerken müteahhit kaçtı. Bunların saltanatı da bir seçim dönemi sürünce proje yarım kaldı.
Son gelenler de yarım kalan inşaatı yıkıp yerine nostaljik park diye ismini uydurdukları bir nane yapmaya karar verdiler.
İşte o nostaljik park eskiyince oldu sana benim çocukluğumun Fındıklı Parkı.
Böyle düşününce ürperiyorum. Sanki doksan dört yıldır bu banktayım. Zaman dolu gibi yağıyor üstüme. Ben duruyorum da, o eski sirklerdeki sihirli aynalar sırayla etrafımdan resmi geçit töreni yapıyorlar sanki. Daha büyüğüm. Daha küçüğüm. Daha yamuğum. Daha azım.
Daha yaşlıyım…
Kalkmalıyım. Biraz gecikince eve bir huzursuzluk çöküyor.
Şunu anladım ki insanın son yılları etrafa zahmet vermeme telaşından ibaretmiş meğer. Aman merak etmesinler. Aman zahmet etmesinler. Aman uğraşmak zorunda kalmasınlar.
Şımarmak istiyor insan arada sırada.
Banktan kalkarken bir genç görürsem ben de şımarıyorum kimi zaman. “Kalkmama yardım eder misin evladım” diyorum elimi uzatarak.
O pırıl pırıl gözlerden kendi yaşlılığımı izliyorum el ele tutuştuğumuz birkaç saniyede.
Üzüntü, saygı, birazcık acıma ve kendi geleceğini görmenin verdiği korku… Hepsi pırıltıların arasında bir köşe bulmuş kendisine.
Bu defa kendim kalktım. Yoldan bir şişe konyak alacağım. Yılbaşı alışverişinden benim payıma düşen buymuş, öyle dediler.
Koltuğuma kavuşma fikri iyi geliyor bir yandan da. Sanki yerçekimi yasası farklı çalışıyor o koltukta. Hafifliyorum.
Kim bilir, kendimi biraz daha iyi hissedersem ayakta sabit durup kollarımı oyuncak davulun iki yanında ipe bağlı küçük topuzlar gibi sallayarak dans bile edebilirim belki.
İyi seneler…